Hayata Dair Bir Yazı: Sokak Lambasının Altındaki Bank
Başımdan geçen hayata dair anı: Benim bir bankım var. Tapusu üzerime değil elbette. Ama o benim. Mahallenin en sakin köşesinde, yaşlı bir ıhlamur ağacının altına sığınmış, dökme demirden, ahşabı zamanın acımasızlığından yorulmuş o bank. Geceleri, hemen yanındaki sokak lambası üzerine sarı ve uykulu bir ışık döker. O ışık, gecenin mürekkebi gibidir; bankın üzerine oturanların görünmeyen hikayelerini aydınlatır sanki. Ben de bazen, evimin penceresinden o banka bakar, o hikayeleri okumaya çalışırım.
Onlar, benim bankımın en sadık müdavimleriydi. Yaşlı bir adam ve yaşlı bir kadın. Her akşam, yatsı ezanı okunmadan hemen önce, farklı yönlerden yavaş adımlarla gelirlerdi. Adam, bastonuna yaslanarak, kadın ise hafifçe kamburlaşmış sırtıyla… Bankın iki ucuna otururlardı. Aralarında her zaman bir kişilik boşluk olurdu. Ve asla konuşmazlardı.
Tek bir kelime bile etmezlerdi.
Bu sessizlik, en başlarda bana tuhaf gelirdi. Küslük müydü bu? Yoksa birbirini hiç tanımayan iki yalnız ruhun tesadüfi bir buluşması mı? Ama her akşam, aynı saatte, aynı yere gelmeleri tesadüfü ortadan kaldırıyordu. Bazen adam, kadından önce gelir, gözlerini kadının her zaman geldiği yola dikerdi. Kadın göründüğünde, bakışlarını hemen kaçırır, bastonunun ucuyla yerdeki kuru yaprakları karıştırmaya başlardı. Bazen de kadın önce gelir, o bir kişilik boşluğa kimsenin oturmasına izin vermez, çantasıyla ya da bakışlarıyla orayı rezerve ederdi.

Aralarında kilometrelerce uzanan bir sessizlik okyanusu vardı sanki. Ama o okyanusun altında, benim göremediğim bir akıntı, bir bağ olmalıydı. Çünkü bazen, çok nadiren, aynı anda gökyüzüne bakarlardı. Ya da aynı anda, sokağın başından geçen bir kedinin arkasından dalıp giderlerdi. O anlarda, sanki görünmez bir el, ikisinin de ruhuna aynı anda dokunurdu.
Bu sessiz ritüel, aylar, belki de yıllarca sürdü. Onlar, benim penceremden izlediğim, adı konmamış bir tiyatro oyununun başrol oyuncularıydı artık.
Sonra bir akşam, sadece adam geldi. Bankın her zamanki ucuna oturdu. Ama bu defa gözlerini yoldan hiç ayırmadı. Lamba yandı, ezan okundu, gece çöktü. Kadın gelmedi. Adam, gece yarısına kadar, o bir kişilik boşluğa ve boş yola bakarak bekledi. Sonra yavaşça kalktı, kamburu sanki biraz daha artmış gibi, karanlığa karıştı.
Ertesi akşam, sadece kadın geldi. Telaşlı adımlarla banka oturdu, gözleri adamın yolunu aradı. O akşam da adam gelmedi. Kadının o bir kişilik boşluğa bakışında, bir suçluluk mu, bir özlem mi vardı, anlayamadım.
Sonraki akşamlar… Ne adam geldi ne de kadın.
Bankım, ilk defa bu kadar boş, bu kadar anlamsız göründü gözüme. O sarı ışık, artık bir hikayeyi değil, bir yokluğu aydınlatıyordu.
Birkaç hafta sonra, o sessizliğin ardındaki merak beni yendi. Evden çıkıp bankın yanına gittim. Üzerine oturdum. Ahşap yüzey soğuktu. Elimle, adamın ya da kadının her gün oturduğu yerleri yokladım. Tam kalkacakken, ahşapların birleştiği o aralıkta, sıkışmış bir şey fark ettim. Dikkatlice çektim. Kenarları zamanla kıvrılmış, siyah-beyaz, eski bir vesikalık fotoğraftı bu.
Fotoğrafta, yirmili yaşlarında bir delikanlı ile gencecik bir kız vardı. Birbirlerine sarılmış, gözlerinin içi parlayarak gülümsüyorlardı. Delikanlının yüzünde, benim her akşam gördüğüm o yaşlı adamın gençliğinden izler vardı. Kızın o aydınlık gülüşü ise…
Cebime koydum fotoğrafı. Kime ait olduğunu, neden orada olduğunu, o sessizliğin ardında nasıl bir fırtınanın yattığını asla bilemeyeceğim. Belki de bir ömür süren bir pişmanlık, belki de hiç söylenememiş bir “özür dilerim”di o bankta buluşmalarının sebebi.
O bank, benim için artık sadece bir bank değil. O, konuşulmamış bir aşkın, yarım kalmış bir türkünün ve zamanın o sessiz ama en acımasız yanının bir anıtı gibi duruyor orada. Ve ben ne zaman o sokak lambasının sarı ışığını görsem, duyulmayan fısıltıları, edilmeyen sohbetleri ve o bir kişilik boşluğun anlattığı koskoca bir hayat hikayesini düşünüyorum.