Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

Bu, sitemizde okuyacağınız en tüyler ürpertici Anadolu korku hikayeleri serisinin başlangıcı olabilir. Ama içinde ne aniden beliren canavarlar var ne de intikam peşindeki hayaletler… Bu hikayenin dehşeti, sessizliğinde, unutulmuşluğunda ve toprağın altına gömülen sırların bir gün mutlaka çatlayıp dışarı sızacağı gerçeğinde gizli. Her şey, büyükannemin ölümünden sonra bana bıraktığı paslı bir anahtarla başladı.

Paslı Anahtar ve Yasaklı Köy

Büyükannem vefat ettiğinde, avukatı bana küçük, ahşap bir kutu teslim etti. İçinden çıkanlar tuhaftı: Bir avuç kurumuş dağ kekiği ve avucumun içine sığacak kadar küçük, üzerinde ne olduğu belirsiz bir sembol olan paslı, demir bir anahtar. Bir de sararmış bir not kağıdı vardı. Üzerinde büyükannemin titrek el yazısıyla sadece iki kelime yazıyordu: “Yaslıca Köyü. Kör Kuyu.”

Annemle babamın yüzündeki ifadeyi o an görmeliydiniz. Sanki bir tabutun kapağını aralamışım gibi, yüzlerindeki tüm renk çekildi. Babam sert bir sesle, “O kutuyu at Eren,” dedi. “Yaslıca diye bir yer bizim için yok. O anahtar da lanetin anahtarıdır. Büyükanneni dinleme.”

Anadolu korku hikayeleri

Bu yasak, ateşe atılmış bir benzinden farksızdı. Yirmi iki yıllık hayatım boyunca ailemin sır sakladığını ilk defa görüyordum. Yaslıca Köyü neydi? Kör Kuyu da neyin nesiydi? İnternette yaptığım yüzeysel araştırmalar pek bir sonuç vermedi. Yaslıca, haritada bile zor bulunan, unutulmuş, gizemli bir köy hikayesinin tam ortası gibiydi. Hakkında ne bir turistik bilgi ne de güncel bir haber vardı. Sadece eski nüfus kayıtlarında adı geçiyordu.

Kararımı vermiştim. Üniversitenin ara tatilini fırsat bilip, kimseye haber vermeden eski arabamla yola çıktım. Cebimde paslı anahtar, aklımda ise babamın “lanetin anahtarı” sözü vardı.

Sessizliğe Yolculuk

Yaslıca’ya giden yol, medeniyetten uzaklaştığınızın kanıtı gibiydi. Önce asfalt bitti, sonra çakıllı yol başladı. En sonunda ise iki tekerleğin zar zor sığdığı, çamurlu bir patikada ilerliyordum. Telefonumun sinyali saatler önce kesilmişti. Bir vadinin içine kıvrılarak indiğimde, nihayet karşıma birkaç taş ev ve bir minareden ibaret olan köy çıktı.

Ama köyde bir tuhaflık vardı. Bir sessizlik… Bu, huzurlu bir köy sessizliği değildi. Sanki köyün üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, basık ve ağır bir sessizlikti. Ne bir köpek havlaması, ne bir çocuk sesi, ne de bir traktör gürültüsü… Arabayı köyün tek meydanı gibi duran boşluğa park edip indiğimde, birkaç evin penceresinden beni izleyen silüetler fark ettim, ama ben onlara bakınca perdeler hemen kapandı.

Köyün tek kahvehanesi gibi duran döküntü yapıya doğru yürüdüm. İçeride oturan üç beş yaşlı adam, beni gördüklerinde konuşmayı kestiler ve sanki bir Azrail görmüş gibi bana baktılar. Yutkundum.

“Selamünaleyküm amcalar,” dedim. “Ben birini arıyorum. Ya da bir yeri… Kör Kuyu diye bir mezarlık varmış burada.”

Bu iki kelime, odaya atılmış bir bomba gibi etki etti. Yaşlı adamlardan biri elindeki tespihi düşürdü. Kahveci, tezgahın altından bana dik dik bakmaya başladı. O ağır sessizliği, en arkada oturan, muhtar olduğu anlaşılan sakallı, sert yüzlü bir adam bozdu.

“Ne işin var senin o mezarlıkta, şehirli?” dedi. Sesi, kuru bir dala basar gibi çatırdıyordu. “O kuyu kördür. Ne su verir ne de ses. Oraya atılan unutulur. Geri dönülmez. Git geldiğin yere.”

Kör Kuyu’nun Çağrısı

Israr etmenin bir faydası olmayacağını anlamıştım. Kahveden çıkıp, köyün yamacına doğru, mantığımı kullanarak yürümeye başladım. Mezarlıklar genellikle yerleşimin biraz dışında, tepelik bir yerde olurdu. Yarım saatlik bir tırmanıştan sonra, o yeri buldum.

Burası, insanların fısıltıyla anlattığı o lanetli yerlerden biri miydi? Bilmiyordum ama normal bir yer olmadığı kesindi. Etrafı yıkık dökük bir taş duvarla çevriliydi. İçerideki mezar taşları, bildiğimiz mermer taşlardan değildi. Ne bir isim ne de bir tarih yazıyordu üzerlerinde. Sadece yosun tutmuş, isimsiz, nehir yatağından toplanmış gibi duran büyük, yassı kayalardı. Ve o sessizlik… Buradaki sessizlik, köydekinden bile daha yoğundu. Sanki ses, bu duvarların içinde boğuluyordu.

Mezarlığın tam ortasında, o duruyordu. Kör Kuyu.

Taşla örülmüş, ağzı yaklaşık bir metre genişliğinde, karanlık bir delikti. Üzerinde paslı, demir bir kapak vardı ama aralıktı. Yanına yaklaştığımda, içinden ne bir rutubet kokusu ne de bir soğukluk geliyordu. Sadece mutlak bir karanlık ve o yutan sessizlik vardı.

Dayanamadım. Yerden küçük bir taş alıp, aralık kapaktan içeri attım.

Bekledim. Taşın dibe çarpma sesini, suya düşme sesini… herhangi bir sesi bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Sanki taşı bir boşluğa değil de, sonsuz bir yün yumağının içine atmışım gibiydi. Ses, anında emilmiş, yok olmuştu.

Bu fizik kurallarına aykırıydı. Geri dönmeye karar verdim. Tam arkamı dönüp ilk adımımı atmıştım ki, o sesi duydum ve tüylerim diken diken oldu.

Kuyunun içinden değil, sanki hemen arkamdan, ensemden geliyordu.

Ürpertici bir fısıltı…

Ve o fısıltı, büyükannemin sesiyle benim adımı söylüyordu.

“Eren…”

(Devam edecek…)

One comment

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.