Hikaye “BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ”nden


Hikaye “BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ”nden

4 Ekim

Bugün çarşamba olduğu için, genel müdürün odasında çalıştım. Mahsus erkenden geldim, ne kadar kalemi varsa hepsini yonttum…

Bizim müdür çok akıllı adam besbelli: Yazıhanesi kitap dolaplarıyla dolu… Kitapların bazılarının adlarını okudum, hep çeşitli bilimler hakkında. Bizim anlayamayacağımız kadar yüksek eserler – Fransızca, Almanca filan… Zaten adamın yüzüne bakmak yeter, haşmet taşıyor! Ağzından bir tek gereksiz laf çıktığını duymadım. Bazen evrak getirince,

– Hava nasıl? diye sorar.

– Yağıyor Ekselans, derim.

Öyle bizlere benzemez. Devlet adamı. Ne olursa olsun, bana ayrı bir sevgisi olduğunun da farkındayım. Bari kızı da… Şey… Aah… Neyse, susalım!..

O gününki “Arı”yı okudum. Şu Fransızlar ne ahmak millet. Nedir istedikleri? Elime geçse, hepsine basardım sopayı vallahi… Bir de Kursklu bir derebeyinin pek hoş bir baloyu anlatışını okudum. Ne güzel yazar şu Kursklular! Bir aralık saatin yarımı çaldığını duydum; bizimki dairesinden henüz çıkmamıştı… Ama bir buçuğa doğru öyle bir şey oldu ki, bunu anlatmaya hiçbir kalemin gücü yetmez: kapı birdenbire açıldı, ben de müdür geliyor diye dosya elimde yerimden fırladım. Müdür değildi…

O’ydu… Tanrım! Azizlerim!.. Ya üstünde ki beyaz elbise… Tıpkı bir kuğuya benziyordu. Bakışı, güneş! Güneşin ta kendisi… Selam verdi bana. Sonra,

– Babam gelmedi mi? diye sordu. (Ne sesti o, ne ses!.. Kanaryalar onun yanında hiç…)

Diyecektim ki ona,

– Küçük hanımefendi! .. Kulunuz, köleniz olayım küçük hanımefendi!..

Diyemedim ama. Allah canımı alsın, dilim varmadı! Sadece,

– Hayır efendim, henüz gelmediler, deyiverdim; o kadar.

O da bir bana, bir raflardaki kitaplara baktı, sonra elindeki mendili düşürdü. Atılarak yerden kaptım, ama kör olası cilalı parkede az kalsın kapaklanıyordum! Mendilini sundum. Nasıl anlatayım o mendili! En ince
patisten, kar gibi beyaz, generallere yakışır amber kokusu sinmiş, minnacık bir mendil. .. Teşekkür etti, güzel dudaklarını belirsizce oynatarak gülümsedi ve odadan çıktı. Ben de bir saat daha oturdum. Sonunda Ekselansın uşağı geldi.

– Eve gidebilirsiniz Aksenti İvanoviç, dedi. General dışarı çıktılar. Nefret ederim uşak güruhundan! Antrede bacak bacak üstüne atarak kurulur, selam vermeye üşenirler. Küstahlıklarına da diyecek yoktur!
Geçen gün biri yerinden kıpırdanmaya bile lüzum görmeden tütün kutusunu, “Buyrun, siz de sarın bir tane…” diye uzattı. O herif, karşındaki bugüne bugün bir memur, soylu bir adam, senin gibi uşak parçası değil, mankafa!

Antreden şapkamı aldım, tabii paltomu kendim giydim, çünkü hiçbiri aldırış etmedi. Eve gittim. Bir süre yatağa uzanıp dinlendim. Sonra çok güzel bir şiiri deftere kopya ettim:

“Sevgilimi bir saat görsem
Bir yıl görmedim sanırım,
Yaşamaktan nefret eder,
Yaşayabilir miyim, derim.”
Puşkin’den olmalı…

Akşam paltomu sırtıma attım. Ekselansın kapısında hayli durdum. Bekledim, belki bir yere giderler de arabaya binerken onu bir daha gö­rürüm diye… Umudum boşa çıktı.

BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ – GOGOL

(Çeviri-Nihai Yalaza Taluy, Varlık Yayınları, 2004)

hikaye, hikayeler, aşk hikayeleri, klasikler, dünya klasikleri, Rus klasikleri, Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri, Nikolay Gogol, Dramaturji,

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir