Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

Aynı Durağın İnsanları

Güneş henüz doğmuşken gözlerimi araladım ama yataktan hemen kalkmadım. Bu artık bedenimin ezberlediği, ruhumun kanıksadığı bir saatti; öğrenilmişliğin saati. Her gün aynı saatte kalkmaktan, alarmın o mekanik sesine ihtiyaç duymadan uyanır olmuştum. Birkaç dakika sonra çalacak olan o sesin gölgesinde, yatakta gerinerek kendime gelme süresini yaşıyordum. O kısa zamanda, zihnimde o günü hızla tarttığım, yapılacaklar listesini gözden geçirdiğim bir iç muhasebe yaşıyordum. Zaten her gün bir öncekinin kopyası olduğundan, bu muhasebe pek de uzun sürmüyordu. Bir robot gibi, bir rutinin kusursuz işleyen dişlisi gibiydim.

Nihayet alarm çaldığında, düşüncelerimi bir kenara bırakarak yeni bir döngüye, aynı sabaha doğruldum. Radyoyu açtım; dün de, ondan önceki gün de aynı sunucunun sesi ve aynı şarkılar… Çayımı demlerken her şey yerli yerindeydi: basit bir kahvaltı, aynı bardak, aynı masa ve aynı derin sessizlik.

Evden çıktığımda kapının her zamanki soğukluğu avucuma yayıldı. Merdivenleri inerken demir korkulukların sabah ayazında bir buz kütlesi gibi durduğunu hissettim. Dışarıda hava serin ama berraktı. Apartmanın karşısındaki marketin kepengi yarıya kadar kalkmış, simitçinin ocağından çıkan duman gökyüzüne karışıyordu. “Yine aynı gün,” diye mırıldandım. Ama o sabah bir şeylerin farklı olduğunu nedensizce hissediyordum.

Cebimden kulaklığımı çıkarıp taktığımda radyodaki ses, hava durumunu anons ederken cümlenin ortasında şöyle dedi: “Hayatta bazen aynı yolu yürürken farklı bir şeye çarparsınız. Tesadüf sanırsınız ama değildir.” Kendi kendime güldüm. Sabah sabah felsefe yapmanın sırası değildi.

Durağa vardığımda tek tük farklılıklar olsa daher zaman karşılaştığım yüzler yine oradaydı. Gazetesini açmış yaşlı amca, kulaklığıyla dünyadan kopmuş liseli bir çocuk, bebek arabasını sabırla ileri geri iten genç bir kadın. Ve ben, her zamanki yerimde, bu tablonun görünmez bir parçası olarak duruyordum. Ama o sabah bir yüz daha vardı. Elinde karton bir kahve bardağıyla bekleyen bir kadın. Saçları rüzgârla dans ediyor, gözlerinde hem yorgunluk hem de inatçı bir ışık parlıyordu. O farklıydı. O yüz bana sanki başka bir hava katmıştı. İstemsizce izlemeye başladım kimseye fark ettirmemeye çalışarak. Ara sıra başını telefonundan kaldırıp yolun ucunu süzüyordu. Göz göze gelmedik ama sanki aynı düşünceyi paylaşıyorduk: “Bu otobüs de yine geç kaldı.”

Nihayet otobüs köşeden göründüğünde herkes gibi ben de toparlandım ama kadın yerinden kıpırdamadı. İşte o gün benim için farklı bir gündü. Sanki bunca sene yokmuş da ilk defa çarpıyormuş gibi Kalbimin sesini duymaya başlamıştım. Hemen ona yanaşıp tanışmak istedim. Ben yıllardır burada seni bekliyordum nerelerdeydin demek istedim. Ama kapı açıldığında önümde duran o alımlı bayana, istemsizce ve beceriksizce “Binmeyecek misiniz?” diye sordum. Sakin bir sesle gülümsedi: “Diğerini bekleyeceğim.” O gün işe giderken radyoda ne çaldığını ya da yolda neler gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Aklımda sadece o ses ve o gülümseme kalmıştı.

Ertesi sabah, kendime itiraf edemesem de durağa biraz daha erken gitmemin sebebini biliyordum. O kahve bardağını tekrar görmek istiyordum. Ve oradaydı. Bu sefer elinde kahve değil, bir yığın dosya vardı. Merhaba sizi görmek çok güzel demek istedim ama yanlışlıkla gözgöze gelince sadece başımı hafif eğerek belli belirsiz bir selam verdim. O ise sadece gülümsedi. Ama o gülümseme varya işte o sanki birisi bana dünyaları vermiş gibi hissettirdi. Rüzgâr o sabah daha sertti. Yaşlı amcanın gazete sayfaları havalandığında, kadın eğilip uçan sayfalardan birini yakaladı ve amcaya uzattı. “Bugün fırtına var,” dedi adam. “Rüzgâr her şeyi karıştırıyor.” Kadın gülümseyerek cevap verdi: “İnsanların planlarını bile.” Ve tekrar göz göze geldik. Kısa ama her şeyi anlatan bir andı.

Sonraki günler birbirini kovaladı. Durağa daha erken geliyor ama duraktan önceki apartmanın köşesinden durağa gelip gelmediğini gözetliyordum ve eğer oradaysa üstümü başımı tekrar düzeltip öyle durağa gidiyordum. Ama benim beceriksizliğimden bazen beni fark ediyor ve sadece o muhteşem gülümsemesi ile çaktırmadan bana gülüyordu. Artık birbirimize aşinaydık ama bir o kadar da yabancı. Konuşmalarımız kısa, gülümsemelerimiz uzun sürüyordu. Bazen otobüsü bilerek kaçırıyor, bazen de onun “Ben sonrakini bekleyeyim,” demesini bekliyordum. Sanki ikimiz de aynı oyunun içindeydik ama bu oyunun kurallarını sesli söylemeye cesaret edemiyorduk.

Bir sabah otobüs o kadar kalabalıktı ki, kadın ani bir frenle dengesini kaybetti. Onu tutmak için uzandığımda elindeki kahve dökülerek ceketimin kolunu ıslattı. “Çok özür dilerim,” dedi mahcup bir şekilde. “Ne önemi var,” dedim, “kahvenin payı bu sabah bana düştü.” Güldü. O an otobüs yeniden sarsıldı, bir anlığına birbirimize yaslandık ve hemen çekildik. Ama o kısacık temasla bir şeyler değişmişti. O günden sonra durağa gitmiyordum artık; onu görmeye gidiyordum.

Bir sabah liseli çocuk gelmedi. Ertesi gün de yoktu. Yaşlı adam, sadece ona yakın olduğumuzdan sadece bizim duyabileceğimiz alçak ve hüzünlü bir ses tonuyla, “Şurada kaza olmuş, sanırım oymuş,” dedi. Her ikimizde acıyla başımızı öne eğdik, benim boğazım düğümlendi. Rüzgârın uğultusu sanki hepimizin içinden geçti. Konuşmadan aynı hüznü paylaştığımız o ilk anda, birbirimize baktık. Yaşlı adam bu seferde “Bu durak bu durak insanları birbirine yaklaştırıyor ama kavuşturmuyor” diye mırıldandı.

Ertesi sabah, gazeteci amcaya dünkü sözlerinden sonra daha dikkatli bakıyordum. Her zamanki gibi gazetelerini seriyor ama eline yine o eski, sararmış gazeteyi alıyordu. O an fark ettim hep aynı gazeteye bakıyordu. Yanımdaki o güzel bayana fısıldadım: “Fark ettiniz mi, hep aynı gazeteye bakıyor.” “Evet,” dedi merakla, “neden acaba?”. Bir cesaretle yanına yaklaştım ve samimi bir ses tonuyla neden günlük gazeteler yerine her zaman aynı gazeteye bakıyorsun amcacım diye sordum. Sanki o soruyu bekliyormuş gibi “Eşim bu durakta yine acı bir kaza sebebiyle vefat etti. O sabah ben beş dakika kadar geç kalmıştım. Ertesi günkü gazete bu elimdeki dedi. Onun haberinin olduğu elimdeki son şey bu. Ben o yüzden o günkü gazeteyi ömrüm boyunca sakladım. Ona o gün açılmayı düşünüyordum ama yapamadım dedi”, derin bir nefes alarak.

Elindeki sayfayı açtı. Tarih, on beş yıl öncesine aitti. Manşet buz gibiydi: “Otobüs Durağında Talihsiz Kaza: Bir Kadın Hayatını Kaybetti.” Ardından o gün ona vererek açılmak üzere yanına aldığı solgun ve kurumuş bir gül elinden kaydı. Fakat yere eğilip almak yerine bana eğilerek gülünü kurutma diye fısıldadı. Sonra dizdiği gazeteleri bile toplamadan arkasını dönüp yavaşça uzaklaştı oradan. Bir daha da dönmemecesine. Arkamdan yavaşça yaklaıp yere düşen o kurumuş gülü eğilip aldı o güzel bayan. Bana dönüp ne oldu dedi ama ona anlatacak takadim kalmamıştı. Sadece sevmiş diyebildim ama unutmamayı daha çok sevmiş diye mırıldandım.

Kadın başını öne eğdi. Bir süre sessizce ikimizde öylece olduğumuz yerde kalakaldık. Otobüs gelmiş ama ikimizde binmemiştik. Sonra bana dönüp, neredeyse fısıltıyla “KADER” dedi. Ardından da “O çok acılar çekmiş belli ki” dedi. “Umarım başkalarıda bu acıları çekmez” diyerek yeni gelen otobüse bindi.

Amcanın o sabahki vedasından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne biz, ne durak, ne de sabahlar. Ertesi gün ve diğer günler gazeteci amca gelmedi.
Tezgâhının yerinde sadece birkaç uçuşmuş sayfa vardı; rüzgâr onları kaldırıp yere vuruyor, sonra tekrar savuruyordu. Simitçi bile o sabah sessizdi.
Artık Radyodan çıkan ses daha boğuktu sanki. O güzel bayanda konuşmuyor sadece bana hadi artık der gibi bakıyordu ama ben anlayamıyor ve hayatımın fırsatını kaçırıyordum. Gelen otobüse bindi ve pencere kenarına oturduğunda bana uzun uzun bakarak veda etti. O günden sonra o durakta yine yapayalnızdım.

Yıllar öylece akıp geçti. Hayat değişti. Hayatlar değişti. Ben başka bir semte taşındım, başka bir işe girdim. Ama o sabahları, o durağın kokusunu, o gazeteyi ve o gülümsemeyi unutamadım. Bazen sabah erken kalktığımda hâlâ o saatte uyanıyorum; sanki orada biri beni bekliyormuş gibi. Geçen hafta artık otobüsle değil arabamla eski mahallemden geçtim. O durağın yerinde artık bir market vardı. Kapısında reklam afişleri, yan duvarda eski bir tabelanın izleri.

Bir an durdum, arabayı kenara çektim. Marketten çıkan bir kadın, elinden küçük bir çocuğun elini tutuyordu. Küçük, kıvırcık saçlı bir çocuk. Kadın başını kaldırdı ve göz göze geldik. Kalbim birden ogün duyduğum gibi hızlı hızlı atmaya başladı. Ama o bakış… o birkaç saniyelik sessizlik…
Zamanı yerinden oynattı sanki. Sonra gözüm elini tuttuğu o çocuğa gitti. O da başını çevirip çocuğunun elini sıktı, yürümeye devam etti.
Ben arabada kaldım, kalbim atıyordu. Gülümsedim, istemsizce ve pişmanlıkla.

Radyoda o sırada bir sunucu konuşuyordu: “Hayatta bazen aynı durağa iki kere uğrarsınız ama aynı otobüs asla geçmez.”

Sonra yavaşçca gaza bastım ve onları geçerken arabanın dikiz aynasından baktım. O da bana bakıyordu ve fark ettiğim şey hem onun gözlerindeki damla damla süzülen yaşlar oldu. O bağıramıyor bana haykıramıyordu neden diye ama ben arabada hüngür hüngür ağlıyordum.

“Bazı duraklar, otobüs için değil; insanın kendini bulması içindir.”

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.