Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

Çok Güzel Bir Hikaye “Leylekler Bu Yıl Da Gelmedi”

Aysel KAYMAZ

“Leylekler bu yıl da gelmedi mi Nimet?”

Leylekler göçeli çok oldu oysa. Kışın en zemheri vakti. Hava buz gibi soğuk. Değil leylekler, serçelerin bile kuytulardan çıktığı yok. Kuru bir ayaz dışarısı. İlk cemreye hayli zaman varken, şimdi bunları Nilüfer Hanım’a tek tek anlatmak, bu saatte hem de tam da yemek hazırlığı vaktinde, ne kadar meşakkatli. Kendisi cevaplıyor sorusunu Nilüfer Hanım:

“Leylekler bu yıl da gelmedi Nimet.”

Oysa daha var gelmelerine. Oysa gelseler de nereden bilecek Nilüfer Hanım geldiklerini. Hangi leylek gelip bu, şehrin en kalabalık muhitlerinden birinde, gelininin evinde kendisine ayrılmış odanın camını tıklatır? On beş yıldır leyleklerin gelip gelmediğini artık bilmeyen Nilüfer Hanım, yine de her ay birkaç kez aynı soruyu gelinine tekrarlar:

“Leylekler bu yıl da gelmedi mi Nimet?”

İlk zamanlar sabırla verilen cevaplarla bir süre oyalanmıştır yaşlı kadın.

“ Hayır anneciğim, daha gelmediler. Kış bitmedi henüz. Hele bir bitsin, gelirler elbet.”

“ Geldiler anne. Ama buralara gelmiyorlar. Kim bilir hangi tarlaya, göle tünemişlerdir. Buraya gelmezler.”

Sabır da zamana yenik düşer elbet. Nimet gelin de bunca izaha rağmen ertesi gün de aynı sorularla karşılaşınca vazgeçmiştir kayınvalidesinin sorusunu yanıtlamaktan. Anlamıştır ki leylekler artık hiçbir zaman Nilüfer Hanım’ın baharına göç etmeyeceklerdir. Zaman hüzüngahtır. İnsanın bedenine ve ruhuna usul usul iğnelerini batıran görünmez terzileri vardır zamanın. Herkesin içine ve dışına başka başka elbiseler dikerken hepsine yaşlılıkları boyu yetecek hüzün yamaları diker. Gençlik sevinçlerinden arta kalan dönülmez söküklerinin gün ışığını sızdırsa çıldıracaklarını bilir çünkü. O söküklerden sızan sıcak ya da soğuk, canını çok yakar yaşlıların. Hüzün, belki de onlar üzülmesinler diye kalplerini biraz dinginleştirdiği bir armağanıdır zamanın. Kalbin zayıfladığı vakitlerin kalkanıdır biraz.

Molla Arap Camii’nin karşısındaki iki katlı evin üst pencerelerinden sadece birinden görünüyor ışıklı leylek. Akşam çökmeye başlar başlamaz, o hafif karanlıkla beraber leylek, gövdesinden daha büyük iki kanadını bir yukarı bir aşağı çırpmaya başlıyor. Sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek bu kanat çırpma merasimi geç vakitlere dek birkaç kez de Nilüfer’in kan çanağına dönmüş gözlerine rağmen sabaha dek, devam ediyor. Çocukluğunda pencereden şehri seyrederken yakaladığı leyleğin bir bankanın reklam panosu olduğunu öğrendiği gün ilk şiirini yazdı Nilüfer. “Mavi Kanatlı Leylek” Kim ne derse desin o leyleğin bir gün oradan uçup muhakkak gökyüzünde süzüleceğine de inandı. Kendisi gibi. Her akşam, ama istisnasız her akşam, hava kararır kararmaz, kesilmiş yaka artıklarının tıkıldığı daracık odanın penceresinden o leyleğin kanatlarını çırpışını seyretti. Annesi çağırana dek.

– Nilüfer, neredesin yine?

Okul önlüklerinin üstüne takılan beyaz yakaları yere serilmiş kumaşa iğneleyip onlardan yeni yakalar kesip biçmeyi leylekten çok önce öğrendi. Babasının eve getirdiği eski gazetelerden kese kâğıdı yapmayı da. Bir gün babasıyla yakaları Setbaşı’ndaki Ahmet Amca’nın dükkânına götürdüklerinde penceresinden her akşam hayranlıkla kanat çırpışını beklediği leyleğin tam da orada, dükkânın hemen yanındaki köşe başında, bankanın kapısının üstünde öyle cansız, hareketsiz durduğunu gördü. Babası söyledi. Her akşam gövdesinden büyük kanatlarını ışıklar içinde havaya kaldıran, sonra gövdesine yapıştıran mavi leylek buydu işte. Binanın duvarındaki beyaz bir levhanın üzerinde öylece duruyordu. Şaşırdı Nilüfer. Demek evlerindeki o pencere tam da buraya bakıyordu. Demek o her akşam uçsun diye beklediği leylek buydu. Şaşırdı ama onu yine her akşam beklemekten vazgeçmedi. Elbet bir gün uçacaktı.

“Leylekler gelmedi mi Nimet?” “Gelmedi anne.”

Nişanlısının öldüğü günün gecesi sabaha kadar pencereden ayrılmadı. Çok mu sevmişti Nazmi’yi, bilmiyordu. Sevmişti. İyi bir gençti Nazmi. Kapalıçarşı’nın kuyumcu esnafın dan Orhan Amca’nın kalfasıydı. Babasının asker arkadaşı olan Orhan Amca Nazmi’ye kefildi. Nilüfer kızımızın da evlilik vakti gelmişti. Her şey hemen oldu, bitti. Nazmi’yi ilk gördüğünde kanı öyle hemen kaynamadı Nilüfer’in. Güzel çocuktu aslında ama ne bileyim, öyle okuduğu aşk romanlarındaki gibi çarpılmadı Nazmi’ye. Annesi, bütün ömrünü önlük yakası biçip dikerek, bir de şu pencereden akşamları leyleği seyrederek geçirmeyi mi düşündüğünü sorduğunda kabul etti Nazmi’yle evlenmeyi. Ona kalsa mavi leyleği ömrünce şuradan seyrederdi. Garip bir tutkuya dönüşmüştü pencereden izlediği ışıklı kanatlar. Ola ki eve bir misafir gelse, muhakkak bir bahaneyle, azıcık da olsa pencereye koşuyordu. Leylekle kendi ömrü arasında bir kader birliği vardı Nilüfer’e göre. O da kanatlarını çırpıyor ama bir türlü üstüne konduğu duvardan uçup gidemiyordu.

Setbaşı’nın bir köşesine tutsak edilen koca leylek, Molla Arap’ın bir penceresine kendini tutsak etmiş Nilüfer’in kader ortağıydı. Nişanlısının ölüm haberini aldıkları gece annesi ağıtlar yakarken o, pencerenin kıyısına yerleştirdiği sandalyede oturdu. Mavi ışıklı leylek kanatlarını çırpıyordu.

“ Nimet, gelmedi mi Leylekler?”

On beş yıldır beklenen leylekler gelmedi. Nilüfer Hanım’ın oğlu doktorların da tavsiyesi üzerine anacığını bilumum leylekleri görebileceği yerlere birkaç kez götürdü. Bursa’nın şehirden artakalmış ovalarına, Gölyazı’nın sulak kıyılarına, hatta hayvanat bahçesine. Ama olmadı.

“ Bak anacığım, leylekler gelmiş.”

“ Leylekler daha gelmedi mi oğlum?”

Belleğine zamanın kalemiyle yazılmış anılar yine zamanın silgisiyle yavaş yavaş silinirken Nilüfer Hanım gördüğü hiçbir leylekle sorusundan vazgeçmiyordu. Hal böyle olunca oğlu annesini her bahar leylekleri görsün diye çayıra çimene çıkarmaktan, gelini de tekrar eden soruları cevaplamaktan vazgeçti. İnsanlık haliydi hepsi. Yaşamak, unutmak, unutmamak, yine yaşamak, ölmek… Kimseye de mavi ışıklı leyleği anlatamadı. Bölük pörçük hatıralarının arasındaki çoğu zamanla daha küçük parçalara ayrılıyor ve Nilüfer Hanım’ın hafızasında artık hatırlanamayacak kadar küçülüyordu hepsi sadece mavi kanatlı leylek ölmüyordu.

“Leylekler daha…”

Halit Bey’le evlenmeyi kabul edişinin en büyük nedeni Setbaşı’na gelin gidecek oluşuydu. Karısını çocuğunu doğururken kaybetmiş olan Halit Bey, eşin dostun tavsiyesi ve aracılığıyla Nilüfer’e talip oldu. Annesinin bütün karşı çıkmalarına rağmen Halit’i kabul etti. Oğlunu büyüttü. Oğlan, Nilüfer’i kendi anası bildi. Nilüfer, mavi kanatlı leyleğin yanı başında yaşlandı. Ama hiçbir zaman o küçücük pencereden gördüğü gibi göremedi onu. Annesi ölene, öldükten sonra evleri satılana kadar ara ara gidip kanatlarını çırpışını seyretti. Kendini bildi bileli bir duvarın üstünde uçmak için çırpınıp duran leylek onu bağlayan bütün zincirlerine rağmen asla vazgeçmiyordu. Bir gün muhakkak uçacaktı. Bunca kanat çırpış elbet boşuna değildi.

“ Leylekler Nimet. Gelmeyecekler mi bu sene?”

Genç kızlık hayallerinde aşk, mahalle arkadaşı Zeynep’in okuması için verdiği pembe dizi romanlarındaki duygulardı. İlk görüşte mi olurdu, insan sonra sonra mı, tanıdıkça mı aşık olurdu birine, bilmiyordu. Nazmi’ye aşık olur muydu yaşasaydı? Halit Bey, epey büyüktü kendinden. Nilüfer’i incitmemişti ama çok da sevmemişti belki. Nilüferde bilmemişti hiç sevip sevmediğini. Öyle okuduğu romanlardaki gibi sevmemişti ya da. Oğlunu sevmişti ama. Çocukları hep sevmişti Nilüfer. Bu, anacığını hiç koklayamamış sübyanı da hemencecik bağrına basmış, bir tek emzirememiş, sarıp sarmalamıştı. Oğlan da çok düşkündü anasına. Onun analığı olduğunu öğrendiğinde de düşkündü. Sonrasında da. Kader ki başka da çocuğu olmadı Nilüfer’in. Allah, belki de tüm annelik sevgisini bu öksüze versin diye başka evlat vermedi ona. Böyle inandı Nilüfer. Şükretti.

“Leylekler?”

Gelmedi Nilüfer Hanım.

Binlerce leylek geldi geçti ömründen. Kimini gördün, kimini görmedin. Geldiler, senin de ömrüne dokunan baharları, yazları tükettiler ve gittiler. Ama senin o mavi kanatlı, ışıklı leyleğin gelmedi. Gelmeyecek Nilüfer Hanım. Çocukluğunun, genç kızlığının, sevinçlerinin, hayal kırıklıklarının, hüzünlerinin akşam karanlığı tanığı yok artık yerinde. Olsaydı da o vakitlerin yoldaşlığını yapabilir miydiniz birbirinize, kim bilir. Hafızanın en kuytu yerinde tek diri kalan o leylek bilmiyorsun ki sen o pencereden gidince uçtu. Bazen kader aynı bahtı kurar birbirinden uzakta olanlara. Bazen de bambaşka tahtlar sunar yan yana, dip dibe olanlara. Kader sorgulanmaz. İnsan da ömrünün bir yerinde, tek bir ana, o anda bir şeye takılır kalır işte. Orada yaşar, orada ölür kimse de bilmez. Bir aşkta, bir acıda, bir vedada, bir kayıpta… Ya da bir daha hiç göz göze gelemeyeceği bir leylekte. Sizin kaderiniz leylekte düğümlenmiş Nilüfer Hanım. Dağın yamaçlarında bir evin penceresinde göz göze geldiğiniz gün düğümlenmiş. Bütün ömrünüzün özeti gibi kalakalmışsınız o leylekte.

Dünyanın bütün leylekleri gelse o leylek gelmez artık Nilüfer Hanım. Hiç gelmez. Ama siz de hiç gelmeyeceğini bilmezsiniz. İnsan zaten öleceğini de bilmez. Unutur. Belki unutmasa yaşayamaz.

“Leylekler geldi mi Nimet?” Gelmedi.

Gelmeyecekler Nimet Hanım.

AYSEL KAYMAZ  (Hikaye Yarışması İkincisi)

One comment

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.