Hikaye Oku: “ARABALIYA YETİŞTİLER Mİ?”


Hikaye Oku: “ARABALIYA YETİŞTİLER Mİ?”

Hikaye, Macera Hikayeleri, 

MIDDELFART’tan Odense’ye uzanan anayolda bir motosiklet kükreyerek gidiyordu: uzun bakır borusu renkler kuşağının tüm renklerine bezenmiş, gerisinde susturucusu olmayan açık ekzoslu, güçlü bir motosiklet. Yol boyunca giderken ara sıra tekleyen motoru, her patlamada bir merminin parçalanışındaki sese benzer bir gürültü çıkarıyor, gaz verilince saatte doksana, ya da daha fazlasına ulaşan bir hızla giden motosikletin titreyen ekzos borusundan çıkan patlamalar sürekli bir gürleyişe dönüşüyor: aynı yoldan gidip gelen öteki araç sahiplerinin başlarını öfkeyle sağa-sola sallatan bu gürültü, motosikleti kullanana yaşamın tadı-tuzu gibi geliyor. Gürültü çıkarmakla, kulak tırmalayıcı gürültüye katlanmak arasındaki dünyalarca farkın ne olduğunu bilen bilir.

Middelfart’tan Odense’ye giden yol hem geniş, hem de düz olduğundan, motosikletin gazı sonuna dek açıktı; motosiklettekiler Nyborg’tan kalkacak araba vapuruna yetişmek zorundaydılar.

Motosikleti kullanan Sophus Hansen’di; Jutland’a kısa bir geziden Kopenhag’a dönüyordu. Arkasındaysa Elvira oturuyordu. Dostları onlara Sophus ve Vira dediklerinden, biz de onları aynı adlarla anacağız burada. Vira, gocuğunun altından aşağıya ve geriye doğru uzanan bacaklarıyla, başında küçük, şık bir deri miğfer, Sophus’un biraz yukarısında kalıyordu. Başı Sophus’un omuzunun bir yanına dayalı, ama yine de önünü görmeye elverişli bir durumdaydı. Sophus, yolun her an önüne çıkarabileceği şaşırtılara hazırlıklı, öne kaykılarak kamburunu çıkartmış, boynunu kısmıştı. Kuşluk vakti sisinin ortalığı bürüdüğü, görüş olanağının bir aracı özenle kullanmayı zorunlu kıldığı bir yaz sabahıydı. Funen kırları şebnemler içinde yıkanmış yatıyordu; bahçeler, çitler örümcek ağına benziyordu. Sis yüzünden yol kuru sayılırdı, ama tozun toprağın kalkmayacağı denli yaş değildi. Yolun orasına burasına taze kum serpilmiş olmasına karşın, arka tekerlek arada bir kayıyor, sanki bir kıl üzerindeymiş gibi motosikleti dengeleyip kullanmak gerekiyordu.

Sophus, fırsat buldukça yarışmaktan çekinmezdi. Yollardaki gidiş-geliş düzeninin sıkıştığı anlarda yarışma olanağı tek tük çıkardı. Yarış fırsatı verebilen kıyaslanmaya değer güçte bir motosiklete pek sık rastlanmazdı. Böyle durumlarda sonuç, yol koşullarıyla aracı ustalıkla kullanma yeteneğine, bir de karşı yarışmacının açmazlarına göre önceden kestirildi mi, tamam, Sophus hemen yarışa başladı demekti.

Belirli hız sınırım aşmak, elbette, evlerin, kasabaların bulunduğu, yol denetiminin uygulandığı yerlerde olmazdı, böyle durumlarda Sophus yarışa boş verirdi. Şimdiyse, en son hızla gitmek onu tedirgin etmiyordu. Çünkü biraz sonra da görüleceği gibi, hız göstergesine aldırış ettiği yoktu.

Jutland’dan Sophus’la birlikte dönmekte olan iki, üç araba, dönüş yolunda onun önüne geçtiklerinden, araba vapuruna ondan önce varacaklardı. Henüz Middelfart’tan dışarı çıktığı sırada Sophus’un takan bu arabalardan ikisi de Ford’du. Ama bir daha göremediği üçüncü araba ise, araba vapurundayken bile dikkatini çeken küçük, kırmızı renkli bir Afag’dı.

Sophus’la Vira, Nyborg’tan kalkacak ilk araba vapuruna yetişmeye can atıyorlardı. Yaptıkları tek şey, motosiklet hızla giderken oturdukları yerde dakikaları saymaktı. Bu yüzden motorun gürültüsü kulak tırmalayacak denli çok, anayol oldukça kaygandı. Vira arkada, Sophus’a yapışırcasına, güvenle oturmuş, dizleriyle onu her iki yandan bir çift dil gibi kıskıvrak kavramıştı. Sophus’un yolda dikkat kesildiği sakıncalı durumlara hiç, ama hiç, hem de mutlulukla aldırış ettiği yoktu: yolu karşıdan karşıya kapamış, hangi yöne gideceği bellisiz bir çiftlik arabasının yanıbaşından geçerken, araba ansızın bir yana sapıyor: ölüm bu, bir cinayet bu, düpedüz delilik! Atla çekilen herhangi bir arabayı çevik bir eylemle burunları bile kanamadan atlatmak Sophus’un içgüdüsel ustalığından ileri geliyor. Böyle çabuk karar verme anlarında hızı azaltmanın hiçbir olanağı yoktur. Arabanın sürücüsüyle yarım saniye içinde gözgöze gelince, Sophus adamın us dengesiyle yaşam anlayışına hayıflanmış gibi, ona acırcasına bakıp, başını iki yana salladı. Ama az sonra yüreği küt küt atmaya başlayınca ta içinde bir eziklik duydu: saatte doksan kilometreyle giderken, önüne çıkan o arabadan kurtulmak için daracık bir geçidi zor bulabilmişti. Vira hiçbir şey sezinlememişti.

Odense’ye aşağı yukarı on iki kilometre yaklaştıkları sıra, yolun sonunda St. Alban Kilisesinin sivri kulesini görebildiler. Sophus uzun ataklarla birbiri peşinden iki otomobili de geçti. Yolun kıyısından kıyısından giderek, kendisine geçecek yol ararken aynı zamanda karşıdan gelen otomobilleri de kollayarak uzun bir süre o iki otomobilin peşlerinden gitmiş, derken fırsat budur deyip gaz verdiği gibi otomobildekilerin gözlerine tozun toprağın kaçmasına aldırış bile etmemişti!

Odense’ye pek az kala küçük, kırmızı Afag’a yetişti. Allah hakkı için, şoförü de şofördü hani. Sophus arabanın yanına yaklaşarak hızölçerine gözatmaya çalıştı. Rakamları pek seçemedi, ama adam gerçekten saatte doksan kilometrenin üstünde bir hızla gidiyordu. Sophus tam Odense’ye girileceği sıra onu geçmeyi tasarlayıp, arabanın yanıbaşında giderken, şoförüne yine baktı. Hemen hemen belli belirsiz gülümseyen adamın büyük, koyu renkli güneş gözlüklerinin camında motosikletinin şöyle bir yansıdığını gördü.

Ekzos borusundan çıkan o büyük gürültüyle Sophus motosikletini Odense’ye birkaç kilometre kalmış olsa bile sahte bir vakarla sürüyordu. Taşra kasabalarında çoğu kişinin başına geldiği gibi, yolunu şaşırınca, küfretti. Ergeç yolu bulup, anayola çıktığında, Afag yine öndeydi. Sophus kol saatine bir göz attı. Biraz daha hızlı gidecek olursa, kendi zaman ölçüşünce bir çeyrek saat kazanabilirdi. Afak da Nyborg’a gittiğine göre, onunla yarış etmek için ortam hazırdı! Ama Sophus benzininin azalmakta olduğunu anlar anlamaz, zırhlar içindeki bir adama benzeyen kırmızı pompalı ilk benzin istasyonuna sapıverdi. Benzin pompalanırken, genç ve becerikli benzin istasyonu görevlisiyle iki çift lâf attı. Vira yağ kokan iki adamın motor makine üstüne konuştuklarını duyabiliyordu. Sözleri kısa ve kesindi. Örneğin, Sophus’un motosikleti kuşkusuz en iyilerden biriydi, ama, elbette yeni tek silindirli K.G.W.’ler de vardı, ki onlarla şöyle düz bir yolda bir çalım atmak… derken, başını salladığı gibi Sophus pırr!

Yine Afag’a yetişti, ama motosikletini olanca hızıyla sürerek. Kornasını çaldı. Otomobilin şoförü anladığını göstermek için, dönüp, büyük, koyu renkli gözlük camlarıyla ona baktı. Sophus motosikletine hız verip, onun yanıbaşında gitmeye başladı. Yol boştu, yeterince geniş ve düzdü. Hız verdikçe veriyor, güçlü motorunun en son hızını bulmaya çalışıyordu. Altındaki motosiklet hızın dehşetinden acayip bir biçimde sağa-sola kaykılıyor, motörün titreşimi tüm araçta duyulabiliyordu. Yoldaki en önemsiz bir ondüle bile tekerleklere bir balyoz gibi çarpıyordu. Ortam gittikçe gerginleşiyor, ama Sophus bir türlü öne geçemiyordu. Gazı sonuna dek açıp, elinden geldiğince hız vermeye çalışıyor, ama yanıbaşındaki otomobilin şoförü ona gülümseyip, kendisinin de hızlanmaya çalıştığını gösterircesine biraz daha öne doğru eğiliyordu. Yanındaki motosikleti takıp öne geçen otomobilin içindeki adamın, arka selede oturan Vira’ya sırıtıp bakacak denli sağlam sinirleri vardı…

Birdenbire Sophus otomobili tam geçmek üzereydi, ki önüne bir dönemeç çıktı. Dönemeci motosikletindeki hızla dönmeyi göze alamadığından biraz yavaşlar yavaşlamaz, otomobil yine öne geçti. Gücünü toparlamak için geride kalırken, yeni bir atak için hızını biriktiriyordu, çünkü uzun bir süre için hızlanması gerekiyordu. Hız ölçerine göz atınca, göstergenin yetmişle seksen arasında oynadığını gördü. Şimdi yanyana gittikleri zamankinden daha azdı hızları. Öndeki araba yolu bırakıp gökyüzüne fırlayacakmış gibi gidiyor, tekerlek dingillerinin gövdeye bağlı yayları görülebiliyor, tekerlekleri ulak, sert vuruşlarla yola çarpıyordu. Öyle küçük bir otomobilin böylesine bir hızla gitmesi inanılmayacak bir şeydi sanki. Şimdi yokuş aşağı gittiklerinden, Sophus geride kalıp, otomobile yol verdi. Onun geçme fırsatı, -zor olsa bile- yokuş yukarı giderlerken ele geçebilirdi. Yol yine dikleşmeye başlayınca hız verip, otomobilin ardına takıldı. Afag’daki adam dönüp, sırıttı. Camları koyu renkli gözlüğüyle, dişleri görülebiliyordu. Sophus onu geçeceğine içinden yemin etti: yarış devam ediyordu.

Artık güzel, saydam bir yaz sabahının içindeydiler. Funen kırları yemyeşil güzelliğini gözler önüne seriyor, çiçekler tepe ve hendeklerde salmıyordu. Hava ak kelebeklerle doluydu; kelebeklerin çokluğu kar yağışına benzeşiyordu. Kişinin ağzını önemli bir çabayla kapatma zorunda kaldığı öylesine büyük hız yüzünden, kelebekler Vira’nın gocuğuna çarpıyorlardı. Ama ne Sophus, ne de Vira, Funen’i yeterince göremiyorlardı; önlerindeki otomobilin taş, toprak sağanağı gözlerini kısmak zorunda bırakıyordu. Sanki arka tekerlekler kum, çakıl saçıyordu. Hava, bir kasırganın gücüyle yüzlerine çarpıp kamçılayan toz, toprakla doluydu. Bir silâhtan saçılan kum akımının içinden gitmeye benziyordu gidişleri. Uzun süre dayanılamazdı buna. Sophus bir kez daha Afag’ın yanıbaşından ileriye seyirtti…

Tam o sırada bir motosikletlinin bir otomobili geçmeye girişiminde ne olması gerekirse o oldu; otomobilin şoförü sırıttı ve yüzündeki maske düştü: o ölümdü. Direksiyonu Sophus’un önüne, yolun öbür kıyısına doğru kırdı. Geçilmek istemeyen bir motosikletlinin usuna bile gelmeyen pis bir hileydi bu. Sophus yolun dışına, çimenli ve kaygan kumlu şarampola doğru itilmek zorunda bırakılmıştı. Arka tekerleğin yana kaymasından, oturduğu selenin aşağıya çekilişini duydu, yaşama sevgisi uğruna gidonun kollarına asıldı, ama olanlar oldu.

O da, Vira da ne olup bittiğini anlayamadılar bile. Motosiklet o çılgın hızla havaya fırladı, yere çarpıp parçalandı ve Sophus’la Vira yuvarlandılar, aşağıya, yeraltına doğru, aşağıya, aşağıya yuvarlandılar.

O sırada araba vapuru kıyıya yanaşıp, rıhtıma yavaşça çarptı. Charon’un kara teknesiydi bu; uzunca, külüstür, içerisi kaygan, eski bir tekne. Zamanında varmıştı Charon kıyıya; tam kıyıya yanaşırken, o iki kişi aşağıya, aşağıya yuvarlanıyor, tepetaklak olmuş, arabalının ambarında biten bir çarpışla aşağıya, aşağıya, aşağıya gidiyorlardı.

Charon kahkahayla, hah, hah, hah diye gülüyordu. Kahkahası ırmağın karşı kıyısında yankılanıyordu; buzdağlarının fiyord’lardaki parçalanışındaki kükremeye benziyordu bu yankılanış. Derken palamarlarını çözüp, köpükler saçarak kıyıdan uzaklaşmaya başladı; Sophus’la Vira’yı da karşıya taşıyarak.

Ah, evet! Onlar da arabalıya yetişmişlerdi.

JOHANNES V. JENSEN

Macera Hikayeleri, hikaye, hikâye, hikaye arşivleri, hikaye oku, hikaye okuma, hikaye okumak, hikaye siteleri, hikaye yaz, hikayelerimiz, masal, masal oku, masal okuma, öykü, öykü oku, story, kısa hikayeler, çocuk masalları, kısa masallar, kısa hikayeler, masallar oku, hikayeler oku,

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir