Türk Masalları – Yiğit Kız ve Pehlivan Delikanlı


Türk Masalları – Yiğit Kız ve Pehlivan Delikanlı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; cinler cirit atarken, eski hamam içinde. Üşüdüm üşüdüm, daldan armut düşürdüm. Armudumu yemişler, bana çirkin demişler. Çirkin değil güzelim, inci mercan dizerim.

Bir varmış, bir yokmuş, çok uzun yıllar önce yüce bir dağın tepesinde korkunç bir mağara varmış. Bir gün anne ve babası öldükten sonra yetim kalan bir genç kız, evi barkı olmadığından bu korkunç mağarada yaşamaya başlamış. Bu kızın üzerindeki elbisesinden başka giyeceği yokmuş. Taşları kendine yastık ederek yatarmış. Fakirmiş ve kimsesizmiş; ama Ay diyormuş: “Ben güzelim.”, kız diyormuş: “Ben güzelim.” Güzelliği ve endamı yanında Ay sönük kalıyormuş.

Mağarada, kartalların ve şahinlerin pençelerinden düşen et parçalarını yiyerek hayatını sürdürüyormuş. Oduncular ve gezginler mağarada yaşayan kızı görmüşler. Fakat o korkunç mağarada bir insanın yaşayacağını düşünemediklerinden; “Mağarada peri kızı var,” diye korkup kaçarlarmış.

Bu mağaranın da yakınlarında, devasa bir ağaçta yaşayan bir ejderha varmış. Ejderha bir gün genç kızı görmüş ve ona aşık olmuş. Artık her sabah ve her akşam mağaranın kapısına gelerek kızın güzelliğini seyreder olmuş.

Bir süre sonra kendi gideceği zaman, mağaranın ağzını bir taşla kapatıyormuş. Kimseler açamasın diye de tılsımlıyormuş. Döndüğü zaman tılsımı altın boynuzu ile çözüyor, tekrar kızın güzelliğini seyre dalıyormuş. Akşam olduğu zaman yuvasına doğru uçarken kuyruğundan çıkan kıvılcımları ülke halkı görüyormuş. Ve gerçekten de çok korkuyorlarmış. Böylece aylar ve yıllar geçmiş. Bu ejderha padişahın kızının kulağına gitmiş.

Padişahın kızı:

– Her kim bu ejderhayı öldürürse o yiğide varacağım, diye haber salmış. Hiç kimse ejderhayı öldürecek cesareti kendinde bulamıyormuş. Böylece ejderha artık şehrin semalarında uçmaya başlamış.

Bu şehrin yakınlarında yaşayan yiğit bir genç varmış. Onun cesareti ve korkusuzluğu herkes tarafından biliniyormuş. Her gün dağlara çıkıp aslan avlıyormuş.

Bir gün padişah bu yiğidin ününü duymuş.

– Her gün dağlarda aslan avlayan pehlivan bir yiğit varmış, diyerek kendi adamlarına delikanlıyı çağırttırmış. Padişahın kızı da:

– Eğer bu ejderhayı avlarsan seninle evleneceğim, demiş. Delikanlı bu teklifi kabul etmiş ve ejderhanın yaşadığı mağaraya doğru yürümeye başlamış.

Yol yürümüş, bol yürümüş; dağın tepesinden eğilip bakmış ama ejderhanın yuvasının hangisi olduğunu bilememiş. Gün batıp etraf karanlık olunca, ejderha uçmaya başlayınca yuvasının neresi olduğunu anlamış.

Ejderha üzerine doğru uçarken bakmış ki kanatları sekiz metre. Bedeninden ve ağzından alev saçıyor. Heybetinden koca ağaçlar devriliyor. Pehlivan ejderhayı görünce şaşırmış, ayakları bir an için yalpalamış. Yere ayağını direyip sağlamca durduktan sonra gergedan boynuzundan yapılma yayını germiş. Ejderhanın tam alnına nişan alıp okunu fırlatmış. Ejderha uçmak istemiş ama uçamayıp olduğu yere düşmüş. Pehlivan, ejderhanın boynuzundan parça alıp heybesine koymuş. Biraz dinlendikten sonra da yüce bir dağın tepesine çıkıp oturmuş. Dağlarda gezerken padişahın kızına verdiği sözü unutmuş.

Aradan uzunca bir süre geçmiş. Delikanlı yine dağlarda avlanırken ejderhanın izlerinin olduğu bir mağara bulmuş. Kapısındaki taşları ne kadar uğraştıysa da çekememiş. Sonunda taşın üzerindeki: “Ben tılsımlı taşım, yüzlerce yiğit gelse yine de açılmam. Benim kilidim ejderhanın boynuzu.” yazısı gözüne ilişmiş.

Heybesindeki boynuzu çıkarmış ve taşa dokunmuş ve taş bir anda ardına kadar açılmış. Mağaradaki genç kızı gören pehlivan, görür görmez ona âşık olmuş. Birbirlerine gönül veren iki genç evlenmiş ve birlikte mağarada yaşamaya başlamışlar.

Ejderha öldükten sonra halkın korkusu kalmadığı için şehirde hoşnut bir şekilde yaşıyorlarmış. Padişahın kızı ise ejderhayı öldüren pehlivan gelmeyince, onun dağlarda bir yerlerde öldüğüne kanaat getirmiş. Vezirin oğlu ile evlenmiş.

Aylar yıllar geçmiş. Bir gün padişah: “Pehlivan, ejderhayı öldürdü. mağarada ay parçası gibi güzel olan kız ile evlendi. Onun için dönmedi.” diye duymuş. Mağaradaki kızın güzelliğinin ünü dilden dile dolaşır olmuş. Padişah da mağaradaki kızı görüp kendi kızını unutan bu pehlivana çok kızmış.

Hemen emir vererek askerlerini toplamış ve pehlivanı bulmak üzere dağa doğru yola çıkmış. Üç gün sonra mağaraya ulaşmış. Bu sırada konuşulanları duyan pehlivan, dağın zirvesine çıkıp padişahı ve ordusunu bekliyormuş. Onları görünce tepeden kocaman bir taş yuvarlamış. Tabii dev kaya aşağıya doğru düşerken diğer kaya parçalarını da koparmış. Böylece padişahın ordusundaki askerler taşları görünce korkup geri dönmüşler. Pehlivan ise mağaraya dönüp hanımı ile mutlu bir hayat yaşamaya devam etmiş.

Bu olay padişahın kendi ülkesinde duyulmuş. Halk, padişahlarına olan güvenlerini kaybetmişler. Her gün yüzlerce insan mağaraya giderek pehlivanı ve karısını ziyaret etmeye başlamış. Pehlivan ise mağarada yaşadığı için “Gelen misafirlerimi güzel ağırlayamıyorum.” diye üzülüyormuş.

Bu sabah, yiğit pehlivan uykudan uyandığı sırada mağaranın diğer köşesinden içeriye bir ışık huzmesinin sızdığını fark etmiş. Gidip ışık gelen yeri genişleterek içeriye doğru bakmış. Gördükleri karşısında çok şaşırmış. Çünkü içeride yemyeşil bahçesi ve bağları olan, ortasında köşklerin ve sarayların olduğu, çeşit çeşit ağaçlarla bezeli bir yer varmış. Camdan havuzların etraflarında hizmetçiler yemekler hazırlıyorlarmış.

Pehlivan, karısını da alarak bahçeye girmiş. Hizmetçiler  kendilerini büyük bir hürmetle karşılamışlar. O günden sonra karı koca bu güzel yerde misafirlerini gönüllerince ağırlayarak yaşamışlar. Meğerse bu yer genç kızın çok acı çektiği o günlerde gözlerinden akan yaşların bir mükâfatıymış.

Betül Şen

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir