Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

AyBahar, Emre’nin yanında duruyordu; gözlerinde merak ve kararlılık vardı. Emre, ona bakarak: — “Sen de planın içindesin. Hazır olmalısın.” AyBahar hafifçe başını salladı ve sessizce onay verdi. Cüceler, minik ayak sesleri ve pervanelerle çatı katına doğru koştu. Jeneratörün yanında genişçe bir alan boşaltılmıştı; güneş panellerinin loş ışığı toplantı alanını aydınlatıyordu. Minik masalar, tüy kalemler, defterler ve bazı not kağıtları, toplantının hemen başlaması için hazır bir şekilde dizilmişti. Emre, cüceler ve AyBahar yerlerini aldıktan sonra, sessizliği bozdu: — “Bugünkü gündemimiz, gece kapanları ve onların bilinçleri. Artık onları anlamanın zamanı geldi. Her birimiz neyi gözlemledi, neler fark ettik ve bundan sonra nasıl bir strateji izlemeliyiz, hepsini konuşacağız.” Cüceler, dikkatle Emre’yi dinledi; bazıları küçük not defterlerini açtı, bazıları ise Emre’nin gözlerine bakarak planın detaylarını anlamaya çalışıyordu. AyBahar da sessizce not alıyor, gerektiğinde Emre’ye destek olmaya hazır bekliyordu.
Jeneratörün uğultusu hafifçe arka planda yankılanıyor, çatıda bir gerilim havası oluşmuştu. Herkesin gözü Emre’nin üzerinde, minik eller sıkıca kalemlerini tutuyordu. Toplantı, gece kapanlarının bilinçlerini anlamak ve onları daha güvenli şekilde yönetmek için atılacak adımların planlanacağı an başlamıştı.

Emre, derin bir nefes aldı, gözlerini cücelere çevirdi ve sessizliği bozdu: — “fikrim şu: Bir gece kapan yakalayacağız. Nereden geldiklerini, nereye gittiklerini bilmiyoruz. Sadece sabahları ölü buluyoruz. Zayıf yanları ne, gerçekten dumandan mı oluşuyor, yoksa o dumanın içinde başka bir şey mi var, bilmiyoruz. Ama artık bulmalıyız. İşte bu yüzden bir gece kapanı yakalayacağız.” Cüceler, küçük gözlerini büyüterek birbirine baktı. Uğultular ve küçük adım sesleri arasında merak ve tedirginlik hissediliyordu.

Emre, planının detaylarını anlatmaya devam etti: — “Plan şu şekilde olacak… Önce izlerini takip edeceğiz. Fosfor izlerini kullanacağız, hareketlerini tahmin etmeye çalışacağız. Bir bölgeyi dikkatle seçip, orada onları tespit etmeye çalışacağız. Bizden daha dikkatli ve hızlı olacaklar, ama eğer stratejimizi doğru uygularsak, onları yakalayabiliriz. Evet, benim önerim budur.”

Emre sözünü bitirdiğinde bir süre sessizlik oldu. Tüm cüceler, küçük gözleriyle onu izliyor, planın her detayını kafalarında tartıyorlardı. Minik eller, tüy kalemler ve defterler hazırdı; herkes hazır bir şekilde Emre’nin vereceği ilk emirleri bekliyordu. Emre cücelere bakarken, gözlerindeki kararlılık ve sessiz güç, küçük ordunun moralini yükseltmişti. Her biri artık hazırdı; planı anlamış ve uygulanmak üzere sabırsızlanıyordu. AyBahar da yanında, gözlerinde hem heyecan hem de biraz korku vardı; ama Emre’nin yanında olduğunu bilmek ona güven veriyordu. — “Hazırsak, başlıyoruz,” dedi Emre, sesi ciddiyet ve kararlılıkla doluydu.

Cüceler bir an için sessiz kaldı, ardından minik kollarını havaya kaldırıp onay verdiler. Bu, sadece bir plan değildi; artık bir seferin başlangıcıydı. Gece kapanlarının bilinçli hareketlerini anlamak ve onları kontrol altına almak için adım atılmıştı. Emre cücelere dikkatle baktı ve planının detaylarını anlattı:
— “Bir gece kapanını yakalamak için gün içinde morgdan bir ceset taşıyacaklar ZT-14 ekibi. Diğer ekipler görüş alanımız içinde, güvenli ve gözlemlenebilir bir bölgeye büyük kafesler koyacaklar. Bu kafeslerin içinde ben fosforla kendimi boyayacağım ve bir gece kapanı yanıma geldiği an, AyBahar tam o anda kafesin kapılarını kapatacak. Cüceler, büyük bir uçak kullanarak AyBahar’ı güvenle atölyeye geri getirecek.”
Emre, ellerini biraz açarak heyecanını ve ciddiyetini gösterdi: — “Ben ise gece kapanı kafese girdiği an, ikinci kapıyı açıp kaçacağım. Kapının arkasından atölyeye doğru kaçabilirim. Siz de o büyük kafesi gün içinde üretirken, biz de ekiplerle ve AyBahar’la gece için alıştırma yapalım.”

Cüceler bir süre sessizce birbirlerine baktılar, ardından uğultular ve küçük ayak sesleriyle hazırlıklara başlamak için yerlerinden fırladılar. Her biri görevini biliyordu; bazıları kafesleri hazırlayacak, bazıları morgdan cesedi taşıyacak, diğerleri ise gözlem ve güvenlik noktalarını oluşturacaktı.
AyBahar, Emre’nin yanına yaklaştı ve sessizce başını salladı. Gözlerinde hem kararlılık hem de biraz heyecan vardı. Emre, planı tamamladıktan sonra minik cücelere bakarak: — “Hepimiz hazır olursak, bu ilk deneme olacak. Planımız kusursuz olmalı; hata yok. Gece kapanlarını artık anlamalı ve kontrol altına almalıyız.” Cüceler birbirine bakarak kısa bir uğultu çıkardı; bu uğultu, onay ve kararlılığın sesi gibiydi. Herkes yerini aldı, ekipler görevleri için hazırlandı ve atölye, ilk büyük operasyon için bir bekleyişe büründü.

Herkes haldır haldır çalışıyordu; cüceler, minik elleriyle kafesleri monte ediyor, kemerler ve tellerle sağlamlaştırıyor, gerekli fosfor ve güvenlik önlemlerini alıyordu. Emre ise AyBahar’ı olası olumsuz bir senaryoya hazırlıyordu. Silah kullanmayı öğretiyor, atış talimleri yaptırıyor ve nasıl hızlı hareket edileceğini gösteriyordu. AyBahar başta biraz tedirgin olsa da kısa sürede Emre’nin talimatlarını kavradı. Her bir talim, küçük ama kesin adımlarla yapıldı. Emre, soğukkanlı bir şekilde her olasılığı göz önünde bulunduruyor, AyBahar’ın güvenliğini ve başarılı olmasını sağlamak için detaylarla ilgileniyordu.

Akşam olmadan kafesler tamamlandı; tüm pratikler ve alıştırmalar başarıyla gerçekleşmişti. Talim işleri sorunsuz geçmiş, hiçbir aksilik olmamıştı. Cesetler özenle seçilen ve gözlemlenebilir bir bölgeye taşınmış, kafesin içine yerleştirilmişti. Emre için ikinci kapı da ayarlanmış, kaçış planları netleştirilmişti.

Her şey yerli yerine oturmuş, gece operasyonuna hazır hale gelmişti. Emre, planın her aşamasını gözden geçirirken, içi hem hafif bir rahatlama hem de yaklaşan heyecanla doluydu. Her şey çok iyiydi; cüceler görevlerini anlamış, AyBahar hazır, kafesler sağlam ve cesetler dikkatle yerleştirilmişti.
O an atölyenin içi neredeyse tamamen sessizleşmişti. Tek duyulan, pervanelerin hafif uğultusu ve cücelerin tetikte bekleyen minik adımlarının sesi. Herkes kendi görevinde, hazır bekliyordu. Emre, kafesin içinde derin bir nefes aldı. Sırtındaki baltayı sıkıca kavradı, gözlerini karanlıkta izlenebilecek her noktaya dikti. AyBahar, kafesin hemen yanında, kapıyı kapatmaya hazır bir şekilde bekliyordu; silahı da elindeydi, gerektiğinde anında ateş edebilecekti.

Cüceler, kiremitlerin arasından silahlarını doğrultmuş, küçük boylarına rağmen hazırlıklıydı; bazıları çatılara tırmanmış, ufak baltalarıyla herhangi bir gece kapanı tehdidine anında müdahale edebilecek durumdaydı.
Dışarıda rüzgârın uğultusu, gecenin sessizliğiyle birleşiyor, gece kapanlarının adımlarını duyuracak kadar yakındaydı. Herkes nefesini tutmuş, gözlerini ve kulaklarını dört açmış bekliyordu. Ve sonra… karanlığın içinden derin bir uğultu yükseldi. Gece kapanlarının ilk sesi atölyeye doğru yaklaşırken, Emre baltasını daha sıkı tuttu; AyBahar, kafesin kapısını kapatmak için parmağını tetikte hazır bekletti. Cüceler de tetikteydi, atölye tamamen savaş için hazırdı.
Gece kapanları yaklaştıkça, Emre kalbinin hızlı hızlı attığını hissediyordu; bu an, planın gerçek sınavıydı. Herkesin gözleri ve elleri tetikteydi, artık tek bir hata bile kabul edilemezdi.

Emre, baltasını sımsıkı kavradı, kalbi göğsünde hızla çarpıyordu. Her cüce kendi noktasında hazır, nefeslerini tutmuş bekliyordu. Uğultu gittikçe yaklaşıyor, karanlıkta şekilleri neredeyse seçilemez bir hızla atölyeye doğru ilerliyordu. Kafesin içinde Emre, gece kapanının dikkatini çekmek için hazır bekliyordu. AyBahar, kafesin hemen üstünde parmağını tetikte tuttu; ikinci bir şans bırakmamak için kapıyı kapatmaya hazırdı. Ve o an… gece kapanlarından biri kafese doğru sürüklendi. AyBahar anında refleks gösterdi, kapıyı kapattı. Emre, baltasını çekip atölyeye doğru fırladı, adımlarını gürültüyle atıyor ama kalbinin hızını kontrol etmeye çalışıyordu.
AyBahar, uçağa atlarken ayağı kafesin içine takıldı ve kendini yere buldu. Hemen belinden silahını çıkardı. Emre koşarken bağırdı: — “Hayır! Olmaz, AyBahar!” Ama AyBahar soğukkanlı bir şekilde cevap verdi: — “Abi, sen git!”
Ve ardından elindeki silahla, abisinin öğrettiği gibi, gece kapanlarına ateş etmeye başladı.

Her kurşun, gece kapanlarının dumandan oluşan formunu delip geçiyor, onları dağıtıyor, Emre’nin gözleriyle aynı anda savaşıyordu.
Emre, AyBahar’ın becerisine şaşırmış ve gururla karışık bir şekilde izlerken, kendi kararlılığıyla baltasını savurup gece kapanlarının arasına dalmaya hazırlanıyordu. Her saniye, hem kafeste hem atölyede bir hayatta kalma savaşıydı.

Gece Kapanları, Aybahar’a sadece birkaç adım kalmıştı. Emre’nin yüreği göğsünden fırlayacak gibiydi. Baltasını savura savura koşsa da, yetişmesi imkânsızdı. İçindeki her şey bağırıyordu: “Yetiş, yoksa kaybedersin!” Ama bacakları ne kadar hızlıysa da zaman ondan hızlıydı.

Aybahar yere düşmüş, silahını doğrultmuştu. Küçük elleri titreyerek tetiğe asılıyor, mermiler havayı yırtarak Gece Kapanlarının üzerine yağmur gibi düşüyordu. Emre’nin öğrettiklerini unutmamıştı; her atışı ölümcül, her nefesi kararlıydı. Ama o yaratıkların hızını durdurması mümkün değildi.
Ve işte tam o an… Gece Kapanları yön değiştirdi. Kızın üzerinden geçip sanki orada hiç kimse yokmuş gibi, gözlerini kırpmadan atölyeye doğru ilerlediler. Aybahar’ın yanından uğultu gibi bir karanlık seli geçti.

Emre bir an nefes almayı unuttu. Şaşkınlıkla gözlerini ovuşturdu, sonra daha da hızlandı. Atölyeye vardığında cüceler kiremitlerin arasından ateş açıyordu. Küçücük bedenleriyle dişlerini sıkarak direniyor, balta sallıyorlardı.

Aybahar ise hâlâ yere yaslanarak, topallaya topallaya, hiç acele etmeden Gece Kapanlarının arasından yürüyordu. Yaratıklar ona dokunmuyor, hatta ona bakmıyorlardı bile. Emre hemen dışarı fırladı, Aybahar’ı içeri çekti. Dizlerinin üzerine çöktü, nefes nefese küçük kızın ayağını kontrol etti. — “Sadece ufak bir burkulma…” dedi Aybahar, yüzünü buruşturarak. “Beş dakikaya geçer.” Emre’nin gözleri büyümüştü.
— “Ama… neden sana saldırmadılar? Ben… seni koruyamazdım, yetişemezdim. İmkânsızdı!” Aybahar gözlerini kaçırdı, sessizce fısıldadı:
— “Bilmiyorum…”Sabahın ilk soluk ışıkları karanlığı zorlamaya başlamıştı. Emre ve cüceler sabaha kadar savaşmış, dişleri sıkıla sıkıla direnişi sürdürmüştü. Ter, barut kokusu ve kan birbirine karışmıştı. Nihayet, sabaha karşı, iplerle çekerek o devasa kafesi atölyenin önüne kadar getirmeyi başardılar.

Aybahar, burkulmuş bileğini sarıp dinleniyordu. Küçük yüzü solgundu ama gözleri hâlâ uyanık ve endişeliydi. “Abi, dikkatli ol…” diye fısıldamıştı, Emre kafese yaklaşırken. Kafesin içindeki Gece Kapanı, demirlere çarpıyor, kükreyerek geri geri kaçıyordu. Ne kadar çekildiyse, atölyenin içine yaklaştıkça o kadar huzursuzlanıyordu. Tüm kasları kasılmış, gözbebekleri küçülmüş, adeta içeride bir şeyden korkuyordu. Ve sonra… dışarıdan göğü yırtan bir ses yükseldi. Bir kükreme. Ama bu kez diğerlerinden farklıydı: daha derin, daha vahşi, daha… emir veren bir tondaydı. Atölyeyi sarsan o uğultuyla birlikte, dışarıda savaşan tüm Gece Kapanları birden durdu, sonra aynı yöne, kükremenin geldiği tarafa doğru koşmaya başladılar.

Kafeste hapsolmuş olan Gece Kapan, o an dehşete kapıldı. Tırnaklarıyla demirlere vuruyor, gözlerini büyüterek sanki dışarıdaki şeyden kaçmak istiyordu. Emre ilk kez o yaratıklardan birinde korku görüyordu.
Baltasını sırtından indirdi, kafese doğru eğildi. Göz göze geldiler. İçerideki yaratığın nefesi hızlanmıştı, neredeyse insan gibi titriyordu.
Emre’nin zihninden tek bir düşünce geçti: — “Demek ki… senden daha büyük bir şey var.” Emre, kafeste titreyen yaratığa bakarken boğazındaki düğümü zor yutkundu. Ardından yüksek sesle, emir verir gibi bağırdı:
— “Hala güneş doğmadı! Hepiniz işinizi gücü bırakın, hemen buraya! Deneyleri yapın ama… sakın zarar vermeyin!” Cüceler ellerindeki aletleri, defterleri ve ölçüm cihazlarını toparlayıp kafesin etrafında halka oldu. Kimi kalın cam tüplerle duman örnekleri almaya çalışıyor, kimi metal çubuklarla kafese dokunup tepkisini ölçüyordu. Herkes hummalı bir şekilde çalışıyordu, ama korku dolu bir sessizlik hâkimdi.

Emre, kafesin önünde çömeldi. İlk kez bir Gece Kapanı’nı bu kadar net görüyordu. Meşalelerin, elektrik lambalarının altında duman daha ince tabakalar hâline ayrılmıştı. Ve dumanın içinde… et vardı. Kas lifleri sanki sürekli hareket ediyor, bir solucan gibi kıvrılıyordu. Arkasında beyazımsı kemikler seçiliyordu. Göğsü inip kalkıyor, boğazından hırıltılı nefesler çıkıyordu. Organlar belli belirsiz yer değiştiriyor gibiydi, sanki dumanla beraber akışkan bir bedeni vardı.

Ağzını araladığında ip gibi salyalar aktı yere. Sivri dişleri, güneşin ilk kızıllığında belli belirsiz parladı. Emre’nin zihnine küçükken izlediği o eski çizgi filmler geldi. Korkutucu kurt adamların dişleri, pençeleri… “Aynısı” diye düşündü, ama bu bambaşkaydı. Bu, çizgi filmden çıkmış bir hayalin değil, kabusun gerçeğe dönüşmüş hâliydi. Kafeste tüyleri diken diken olmuş o yaratığı incelerken, Emre’nin içinden bir ürperti geçti. Kendi kendine fısıldadı: — “Dumandan fazlasısın… etin var, kemiğin var, organların var. Sen… canlısın.” Cüceler ölçümlerine devam ederken, Aybahar topallaya topallaya kafese doğru yaklaştı. Daha adımını atar atmaz, Gece Kapanı aniden geri çekildi. Dumanları titredi, vücudu kafesin demirlerine dayanacak kadar geri bastı. Kocaman pençeleri, zincirlere sürtünerek kıvılcımlar çıkardı.

Emre ve cüceler donakaldı. O devasa, kurtadama benzeyen şey… küçücük bir kızdan kaçıyordu. Aybahar şaşkınlıkla gözlerini kısarak, ürkek adımlarla kafese biraz daha yaklaşınca yaratık paniklemiş gibi homurdandı, salyalarını yere akıttı, dişlerini gösterdi ama… saldırmadı. Aksine, daha da geri çekildi, dumanı ince iplikler hâlinde çözülmeye başladı. Cücelerden biri titreyerek fısıldadı: — “Ondan… korkuyor.”
Emre’nin boğazı kurudu. Bunu anlamlandırmaya çalışırken kalbi hızlandı.

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.