Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

Emre gözlerini araladı ve camdan dışarı baktı. Şehir, gri bir sisin içinde, harabe binaların ve yıkılmış sokakların arasında sessizce uzanıyordu. Rüzgâr, kırılmış camlardan içeri süzülerek hafif bir uğultu yarattı. Siyah saçları alnına düşmüştü; kahverengi gözleri bu soğuk ve sessiz sabah manzarasını süzdü, derin bir nefes aldı.

Yavaşça yataktan kalktı, eski yırtık deri ceketini aldı ve giydi. Üzerindeki çizikler ve hafif yıpranmışlık, yılların ve şehirdeki sert yaşamın izlerini taşıyordu. Ardından püsküllü, altı çivi izleriyle dolu botlarını bağladı; her adımında metalin zemine hafifçe vurduğu sesi duyabiliyordu. Boyunu gerdi, uzun siluetiyle odada durdu ve bir an duraksadı; küçük bir ritüel gibiydi, sabahın ilk hareketleri.

Mutfak, paslı rafları ve çatlamış duvarlarıyla sessiz bir yerdi. Emre termosu masanın üstünden aldı, çayını demledi ve sıcak suyu paslı termosuna doldurdu. Küçük bir tabaktan kuru ekmek aldı ve yavaşça atıştırmaya başladı. Çayın buharı yüzüne hafifçe değiyor, ekmeğin gevrekliği parmak uçlarında hissediliyordu.

Her hareketi alışılmış, neredeyse ritmik bir düzen içindeydi. Termosu, tabağı ve ekmek parçalarıyla sabahı düzenli bir şekilde kuruyordu. Dışarıdaki gri gökyüzü, kırık binaların arasından süzülen solgun ışık, mutfaktaki sessizlikle birleşiyordu. Rüzgârın uğultusu, uzaktan gelen metalik çarpışmaların sesi, şehirdeki harabeye rağmen küçük bir hayat hissi veriyordu.

Emre, çantasını hazırladı; içinde birkaç küçük eşya, bir defter ve gerekli malzemeler vardı. Her eşya, onun için bir anlam taşıyor, küçük bir güvenlik ve alışkanlık hissi veriyordu. Botlarını bir kez daha kontrol etti, ceketinin düğmelerini düzeltip omzuna oturttu. Hazırlıklar tamamlandığında, ayakları zemine sağlam basıyor, sabahın soğuk sessizliğini arkasında bırakmaya hazırdı.

Pencereden bir kez daha dışarı baktı; sokaklar hâlâ boş, harabeler sessiz, ama Emre’nin rutin hazırlığıyla gün başlamıştı. Çayının son yudumunu aldı, ekmeği bitirdi ve dışarıya adım atmaya hazırlandı; sabahın bu düzenli ritmi, onun için yaşamla bağını sürdüren en temel şeydi.

Emre, sabahın ilk işini yaptı. Camlardaki demir korumalıkların kilidini çevirdi, paslı mekanizma gıcırdayarak açıldı. Tüm pencereleri araladı, ağır ve bayatlamış havanın dışarı çıkmasına izin verdi. İçeri giren serin rüzgâr odaların köşelerine yayıldı, toz zerrelerini havada oynattı. Birkaç dakika boyunca, evin nefes alışını sessizce izledi; yıllardır alıştığı bu ritüel, güne başlamanın ilk adımıydı.

Sonra balkona çıktı. Beton zemin üzerinde, geceden kalma iki ceset hâlâ hareketsiz duruyordu. Emre’nin yüzünde hiçbir ifade değişmedi; sanki yapılması gereken sıradan bir işmiş gibi davranıyordu. Çıplak elleriyle yakaladı, sürükledi ve balkondan aşağıya, daha önce kazdığı hendeğe bıraktı.

Aşağıda yığılan diğer bedenlerin yanına düşerken çıkan ses, boş sokaklarda yankılandı. Ardından ellerini pantolonuna silip derin bir nefes aldı, hiçbir şey olmamış gibi içeri geri döndü.

Mutfakta duran saksıları tek tek kucakladı. Bir zamanlar pencere önünde duran o küçük çiçekleri balkona çıkardı, hepsini yan yana dizdi. Küçük teneke kaptan aldığı suyu, dikkatlice topraklarına döktü. Su toprakla buluşunca kısa bir “cızz” sesi çıkarıyor, tozlu yaprakların üzerindeki zerrecikler yere doğru süzülüyordu. Emre, parmağıyla yaprakların üzerindeki fazlalık suyu silip toprağa aktardı; her sabah olduğu gibi bu küçük uğraş, evin içinde canlı bir şeyler olduğunun hatırlatıcısıydı.

Çiçeklerle ilgisini bitirince mutfağa geri döndü. Raflarda duran birkaç kavanozu kontrol etti, içindekileri karıştırıp yerine koydu. Masanın üstündeki paslı termosun kapağını bir kez daha sıktı, çayını sağlamca sakladığından emin oldu. Ardından yere çömelip eski bir sandığın kapağını kaldırdı. İçinde biriken birkaç parça yiyecek, küçük bir defter ve kenara ayrılmış aletler vardı. Hepsini tek tek elden geçirdi, neredeyse takıntılı bir titizlikle düzenledi.

Sonra odaların arasında dolaştı. Bir odanın köşesindeki su bidonunu kaldırıp salladı; hâlâ yarısından fazlası doluydu. Yerdeki eski halıyı kenara çekti, altındaki metal kutuyu kontrol etti; içinde mühürlenmiş birkaç malzeme duruyordu. Kutuyu geri kapatıp halıyı düzgünce yerine serdi. Yatak odasına geçtiğinde battaniyeyi katladı, yatağı düzeltti, pencereyi biraz daha açtı. Her hareketi sakin, yavaş ama alışılmış bir düzende ilerliyordu.

Evin içinde dolaşırken, her odada gözleriyle bir kez daha yoklama yaptı: pencereler kilitli mi, kapılar sağlam mı, köşelerde anormal bir şey var mı… Rutin bir güvenlik kontrolü gibiydi. Tüm bunları yaparken yüzünde ne telaş ne de heyecan vardı; her şey, günün sıradan işlerinden yalnızca bir parçaydı.

Tüm camları ve perdeleri açtığından emin olduktan sonra bir süre olduğu yerde durdu. Rüzgârın içeri dolmasını, odaların derinliklerine kadar işlemesini bekledi. Ardından ağır adımlarla köşedeki sandığın yanına gitti.

İçinden katlanmış, kocaman bir kumaş çıkardı. Üzerinde solmuş, yıpranmış harflerle yazılmış, insanları eve davet eden cümleler vardı. Kumaşı dikkatlice omzuna aldı, odasının camına yöneldi. Pencereyi açtı, gövdesini yarıya kadar dışarı çıkardı ve uzun kumaşı aşağıya, evin dış duvarına doğru sarkıttı.

Kumaş, rüzgârda dalgalanarak evin duvarını tamamen kapladı. Bu, Emre’nin her sabah tekrarladığı bir işaretti; kimse gelmese bile, sanki bir gün biri kapıyı çalacakmış gibi.

Ardından çatıya çıkmak için dar merdivenlerden ilerledi. Basamakların her adımda çıkardığı gıcırdama, evin içinde yankılandı. Çatının metal kapağını itip dışarı çıktığında gözlerini kısarak gökyüzüne baktı. Orada, kablolarla birbirine bağlanmış eski güneş panelleri diziliydi. Çoğu çizik içinde, bazıları çatlamıştı; ama hâlâ işlev görüyordu. Panellerin bağlı olduğu jeneratörün yanına çömeldi, birkaç düğmeye bastı, eski cihaz öksürür gibi sesler çıkardıktan sonra çalışmaya başladı. Enerji hattı harekete geçtiğinde evin etrafındaki elektrikli tellerin cızırtısı sustu. Teller kapanmıştı. Ev, şimdilik korumasızdı.

İçeri döndüğünde doğruca odasına geçti. Rafın üzerinde duran eski radyosunu aldı, içine sevdiği klibin kaydedildiği kaseti yerleştirdi. Kaset döndü, kısa bir uğultu çıktı ve sonra şarkı başladı. Ses öylesine güçlüydü ki sadece evi değil, tüm sokağı dolduruyordu. Beton duvarlarda yankılanan ritim, boş evlerin pencerelerinden içeri giriyor, paslı tabelaları titretiyordu. Tüm mahalleye yayılan bu gürültünün ortasında Emre, sanki kendi küçük dünyasını inşa etmişti. Yalnız ama sesle çevrili, korumasız ama alışkanlıklarının güvenliği içinde.

Radyonun yanına oturdu, botlarını çıkarmadan ayaklarını masanın kenarına uzattı. Ellerini başının arkasında kavuşturdu, gözlerini kapattı. Müzik akarken düşünceleri dağınık ama huzurluydu. Gün başlamıştı, işler sırayla yapılmıştı. Şimdi evin içinde, kendi yarattığı ritmin eşliğinde kısa bir süreliğine de olsa dinlenebilirdi.

Emre, müziğin titrettiği duvarların arasından ağır adımlarla kalktı. Radyoyu kapatmadı, kaset dönmeye devam etti. Ses, onun yokluğunda bile evin içinde kalacak bir iz gibi yankılanacaktı. Kapıya doğru yöneldi. Uzun koridordan yürürken gözlerini bir an bile sağa sola çevirmedi; adımlarının ritmi kararlıydı, sanki ezbere bildiği bir sahneyi oynuyordu.

Sol tarafındaki masanın üzerinde duran küçük metal tablanın içinde iki avuç dolusu tabanca mermisi parıldıyordu. Elini uzattı, hepsini kavrayıp ceketinin derin cebine bıraktı. Mermilerin çıkardığı tok ses, cebinin içini doldururken kısa bir an için evin sessizliğini bozdu. Yürümeye devam etti.

Bir sonraki masada tabancası duruyordu. Silahı alıp ağırlığını yokladı, ardından boş şarjörü çıkarıp dolu olanla değiştirdi. Mekanizmayı çektiğinde çıkan metalik ses, dar koridorda yankılandı. Alışılmış bir hareketti; bu ses artık bir güven hissiyle özdeşleşmişti.

Kapıya ulaştığında önünde ağır sürgülü kapı duruyordu. Kapının parmak izi tanıyan kilidine elini bastırdı, cihaz mavi bir ışıkla parladıktan sonra kısa bir bip sesi çıkardı. Metal sürgüler birer birer açıldı, ardından saçma ama sağlam çelik kilitleri çözdü. Kapı nihayet boşaldığında, dışarının serin havası içeriye doldu.

Eşiği geçerken, sağ tarafındaki duvarda duran baltayı da kavradı. Sapı yılların izlerini taşıyordu, metal kısmı çizikler ve pas lekeleriyle doluydu. Onu da omzunun üzerine attı. Kapıyı arkasında kapatmadan, hiç geriye bakmadan, atölyeye doğru yola çıktı.

Emre kapının eşiğinden adımını atar atmaz yüzüne serin bir rüzgâr çarptı. Evinden ayrılıp dar sokaklara girdiğinde, her zamanki gibi bakışlarını sağa sola çevirmeden yürümeye başladı. Fakat ne kadar tanıdık olursa olsun bu yol, onun için her zaman dikkatle izlenmesi gereken bir güzergâhtı. Baltası omzunda, tabancası belinde, mermilerin ağırlığı cebinde sallanırken adımlarını ağır ama kararlı atıyordu.

Sokağın iki yanında, artık metal yığınlarına dönüşmüş eski arabalar vardı. Çoğu yıllardır aynı yerde çürüyordu; camları kırılmış, kaportaları göçmüş, bazıları yarı yarıya toprağa gömülmüştü. Emre neredeyse ellinci kez aynı araçların içine göz gezdiriyordu. Ön koltuklarda parçalanmış döşemeler, torpidolarda boşluk dışında hiçbir şey yoktu. Birkaçında paslanmış teneke kutular ya da kırık şişeler dışında hayat belirtisi yoktu. Ama o, her defasında aynı titizlikle eğilip bakar, kapıları yoklar, koltukların altına göz atardı. Belki bir gün, en küçük bir parça bile işine yarayabilirdi.

Yürümeye devam ettiğinde gözlerini bu kez evlere kaldırdı. Dış katmanları yosun tutmuş, çatılarından kablolar sarkmış, pencereleri kırılmış yapılar yan yana dizilmişti. Bir zamanlar ışıklarla dolu bu apartmanlar şimdi sessiz, karanlık ve sadece kabuklarından ibaretti. Uzaklardan baktığında, evlerin duvarlarında eski reklam afişlerinin solmuş izlerini seçebiliyordu; bazıları rüzgârla yarıya kadar kopmuş, bazılarının harfleri tamamen silinmişti. Her şey, zamanın acımasızca üzerinden geçtiğini fısıldıyordu.

Sokağın sonuna doğru adımlarını biraz yavaşlattı. Atölyeye giden yolun başlangıcı her zaman daha temkinli olunması gereken bir bölgeydi. Uzakta, loş bir müzik duyulmaya başladı. Ses dalgaları, nereye saklandığı belli olmayan bir hoparlörden yayılıyordu. Tınısı kesik kesik geliyor, rüzgârın yönüyle bir yükselip bir alçalıyordu. Şehrin çürümüş sessizliğinde o müzik, bir tür işaret gibi duyuluyordu.

Atölyeye yaklaştıkça kapının aralık olduğunu gördü. Demir kapının kenarındaki dış korumalıklar da açılmıştı; kocaman kanatlar iki yana çekilmiş, içeriye geçiş serbest bırakılmıştı. Bu durum Emre’yi şaşırtmadı. Defalarca aynı manzarayı görmüş, her seferinde içeri girmeden önce uzun uzun dışarıyı incelemişti.

Durdu. Kapının önünde bekledi. Gözleri önce binanın çatısına kaydı; kabloların, kancaların, eski iskelelerin arasında hareket var mı diye baktı. Sonra kapının yanına döndü, üzerindeki paslı zincirlerin gevşekçe sallandığını fark etti. İçeriden gelen loş müzik dalgaları, atölyenin karanlık gövdesinden dışarı taşarak sokağı dolduruyordu.

Emre derin bir nefes aldı. Kapının eşiğinde durup bir kez daha bakındı, her ayrıntıyı zihnine kazıdı. Atölyenin dışını uzun uzun inceledi, içeriye girmeden önce sanki buradaki sessizliği ve müziğin yankısını ölçer gibi bekledi.
Sonunda, elini kapıya koydu ve ağır adımlarla içeri girdi.

Kapının gıcırtısıyla birlikte Emre içeri adımını attığında, birdenbire alışıldık uğultu kulaklarını doldurdu. Atölyenin içi küçük motorların, vızıldayan pervanelerin, metal çarkların çarpışan sesleriyle kaynıyordu. Emre’nin botlarının ağır adımları zeminde yankılanırken, göz hizasının altında garip bir hareketlilik vardı.

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.