Cüceler, Emre’nin boyutuna uygun, insan için tasarlanmış küçük keseleri kamyonetlerle getirip masaya indirdiler. “Bunlar sizi gece kapanlara karşı görünmez yapacak,” dediler. Emre ve Aybahar keseleri alıp dikkatlice üzerlerine taktılar. Cüceler ayrıca bu keselerden birkaçını atölyenin etrafına da yerleştirdiler. “Artık isteseler bile yaklaşamazlar,” diye raporlarına eklediler.
Emre keseleri kontrol ederken Aybahara baktı ve hafifçe gülümsedi: “İyi ki varsınız, bu olmadan başaramazdık.” Aybahar ise uykulu ama kararlı bir şekilde başını salladı: “Güçlü bir ekip olduk. Şimdi ne yapacağımızı biliyoruz.”
Atölye etrafı artık güvenliydi; cüceler keseleri kontrol ediyor, her noktanın korunduğundan emin oluyorlardı. Emre, gözlerini keselerin dizili olduğu yerlere çevirdi ve sessizce düşündü: “Bunlarla birlikte artık gece kapanlarına karşı bir adım öndeyiz.” Cüceler Emre’ye, Aybahar’a ve atölyeye yerleştirdikleri bu görünmezlik keseleri sayesinde, gece kapanlarına karşı hem savunma hem de saldırı planlarını hazırlayabileceklerini raporladılar.
Ardından Aybahar emre’ye “abi eğer annem vefatından önce benim için o tokayı hazırlamış olmasaydı belkide şuan aranızda olamayabilirdim” dedi
Emre hemen lafını kesip “öyle düşünme Aybahar”
ve Aybahar ekledi “ama öyle abi ben annemin yanına gitmek istiyorum beni götürürmüsün”Emre, Aybahar’ın bu sözleri karşısında kısa bir sessizlik yaşadı, sonra derin bir nefes aldı ve hafifçe başını salladı: “Tamam Aybahar, seni götüreceğim.” Güneş yerini aya bırakmış, gece gökyüzü hafifçe mavi tonlarla aydınlanıyordu. Emre, keselere güvense de silahlarını yanından ayırmadı; hem gece kapanlarına karşı hem de olası diğer tehlikelere karşı tetikteydi.
Aybahar ve Emre birlikte mezarlığa doğru yürüdüler. Aybahar yavaş adımlarla annesinin mezarına yaklaştı. Gözleri dolmuştu ama aynı zamanda huzurlu bir ifade vardı. Mezarın yanındaki gül dipdiri duruyor, sanki Aybahar’ı karşılıyordu. Babasının mezarındaki gül de aynı şekilde canlı ve taptazeydi.
Aybahar diz çöktü, annesinin mezar taşına ellerini koydu ve fısıldadı: “Seni özledim anne… ve ben artık buradayım.” Emre biraz uzakta bekleyerek sessizce onu izledi, Aybahar’ın duygularını anlamaya çalışıyor, yanında olduğunu hissettirmeye çalışıyordu.
Bir süre sessizlik vardı; Aybahar gözyaşlarını silerken mezarın başında derin nefes aldı. Sonra Emre yanına yaklaşarak elini omzuna koydu: “Artık buradayız, seninle birlikteyiz. Ama geri dönmeliyiz, güvenliğe dönmek zorundayız.”
Aybahar başını salladı, gözlerindeki hüzünle birlikte bir kararlılık belirdi: “Evet abi… ama önce bir süre burada kalabilir miyiz? Annemle biraz yalnız kalmak istiyorum.” Emre, Aybahar’ın bu ihtiyacını anladı ve sessizce başını salladı: “Tamam, ama zamanı gelince geri dönmeliyiz.”
Aybahar annesinin mezarı başında dururken, Emre gökyüzüne bakıp planlarını düşündü; gece kapanları hâlâ dışarıda ve atölyede cüceler hazır bekliyorlardı. Ama şu an Aybahar’ın huzuru, Emre için her şeyden önemliydi.
Emre biraz uzakta beklerken gözleri etrafta dolaşan gece kapanlarına takıldı. Keseler gerçekten işe yarıyordu; yanlarına gelse bile gece kapanları onları fark etmiyor, rahatsızlık vermiyordu. Emre bu güven verici duruma odaklanmışken, Aybahar sessizce yanına yaklaştı. “Abi…” dedi usulca, “Bence cücelerle konuşmadan bir plan yapmalıyız. Gece kapanları ile savaşırken dün gece kükreme sesinin geldiği noktaya doğru gidelim, orada gerçekten ne var görelim.” Emre biraz şaşırdı ama yüzünü ciddi bir şekilde Aybahar’a çevirdi. “Sen mi… düşündün bunu?” Aybahar başını salladı, kararlılığı yüzünden okunuyordu. “Evet. Artık bekleyemeyiz, biz görmeliyiz. Seninle gelirsem daha güvenli olur, biliyorum. Ama gerçekten gitmeliyiz.” Emre derin bir nefes aldı, gözlerini Aybahar’a dikti ve hafifçe başını salladı. “Tamam… o zaman birlikte gideceğiz. Ama dikkatli olacağız.Hazır ol.” Aybahar hafifçe gülümsedi ve kendi kararlılığıyla Emre’nin yanında hazırlandı. “Hazırım abi… hadi bakalım.”
Emre, mezarlığın biraz uzak köşesinde eski, tozlu bir motosiklet fark etti. Motorun üzeri paslanmış, lastikleri zamanla sertleşmiş ve çürüme belirtileri göstermişti. Ama Emre, motosikleti görünce kalbinde bir umut kıvılcımı hissetti; “Bunu kullanabiliriz, hem hızlı hem de güvenli bir kaçış sağlar,” diye düşündü. Hemen motosiklete doğru ilerledi ve toz tabakasını eldiveniyle silerek motorun genel durumunu inceledi. Zincirler pas içindeydi, fren telleri gevşemiş ve yağ eksikliği motorun çalışmasını zorlaştıracak durumdaydı. Ama Emre bu işe hazırdı; her adımını sessizce ve dikkatle attı, böylece gece kapanları olası bir hareketten haberdar olmasın.
Aybahar, Emre’nin motorla uğraştığını görünce etrafa bakındı. Mezarlıkta dolaşan duman benzeri gece kapanlarının varlığını izledi ve küçük gözleriyle taşların arkasında gizlenen gölgeleri takip etti. Ardından çevredeki taş yığınları, eski mezar taşları ve unutulmuş küçük mezar kabartmaları arasındaki araç bagajlarına bakarak benzin aramaya başladı. Eski taşınmış sandıklar, kutular ve paslı teneke kutular onun dikkatini çekti. Aybahar, çantasından küçük bir el feneri çıkardı ve kutuların içine ışık tutarak benzin torbalarını ve yedek kanisterleri bulmaya çalıştı. Kimi kutular boştu, kimi kutuların üzerinde eski paslı etiketler vardı ama içinde benzin saklanmıştı.
Emre motosikletin yanına çömeldi, zincirleri yağladı ve paslı metal dişlileri temizledi. Tekerlekleri elle döndürerek test etti, frenlerin sertliğini kontrol etti ve zincir gerginliğini ayarladı. Motorun selesini kaldırdı, altındaki tel ve destekleri inceledi. Her hareketi son derece dikkatliydi; gece kapanlarının yaklaşma ihtimali hâlâ vardı ama keseler sayesinde bir tehlike oluşturamıyorlardı.
Aybahar, birkaç dakika boyunca kutuları tek tek açtı ve sonunda yeterli miktarda benzin buldu. Torbaları ve kanisterleri motosiklete taşıdı, Emre ise depo kapağını açarak yakıtı doldurmaya hazırdı. Benzin torbasını dikkatle yerleştirdi ve Emre’nin yönlendirmesiyle depo ağzına boşalttı. Benzin yavaş yavaş depo içine aktıkça hafif bir metalik koku etrafa yayıldı, ama rüzgarın hızı sayesinde duman gece kapanlarının duyularını etkilemeyecek seviyedeydi.
Emre, motoru çalıştırmadan önce zincirleri ve frenleri tekrar kontrol etti, lastiklerin basıncını hissetti ve gazı hafifçe açtı. Motor, toz ve pasla birlikte hafif bir homurtu çıkardı. Emre, motoru birkaç saniye çalıştırdıktan sonra lastikleri hafifçe salladı, zincirin dönmesini gözlemledi ve ardından motoru kapattı. Aybahar, yanına yaklaşarak ellerini silah kemerinden ve keselerden aldı, benzin torbasını güvenli bir şekilde motorun yanına bıraktı.
“Tamam, çalışıyor gibi,” dedi Aybahar alçak bir sesle. Emre başını salladı ve hafifçe gülümsedi. Motorun eski ama güvenli çalışıyor olması, onları olası bir gece kapanı saldırısı sırasında hızlı hareket edebilecekleri anlamına geliyordu. Aybahar, motosikletin yanındaki torbaları ve yakıt kutularını kontrol etti; depolama ve taşıma açısından her şey hazırdı.
Emre motosikletin selesine oturdu, zincirleri ve lastiklerin güvenliğini son bir kez kontrol etti. Aybahar, motorun yanında durarak benzin torbalarını sabitledi ve gerekli güvenlik önlemlerini aldı. Her iki taraf da sessizdi; mezarlığın taşları ve eski ağaçların gölgeleri arasında gece kapanlarının dumanları kıvrılıyor, ama keselerin sağladığı görünmezlik sayesinde hiçbiri ekibe yaklaşamıyordu.
Motorun hafif homurtusu ve rüzgarın hafif esintisi, ikilinin sessiz hareketini tamamlıyordu. Emre, motoru çalıştırarak hafifçe gaz verdi ve motorun homurtusu etrafa yayılmaya başladı. Aybahar da yanına yaklaşarak, “Hazırız mı?” diye sordu. Gözlerinde hem heyecan hem de kararlılık vardı. Emre kafasını salladı, motosikleti birkaç metre ileri sürerek test etti; zincir, fren ve gaz kontrolü sorunsuz çalışıyordu. Aybahar, motosikletin yanına eğildi ve elini Emre’nin omzuna koyarak, “O zaman, gece kapanlarının izini süreceğiz. Dün gece kükredikleri yere gidip ne olduğunu göreceğiz,” dedi. Emre sessizce başını salladı; gözlerinde kararlılık ve küçük bir tebessüm belirdi. Gece kapanlarının izini sürmek, hem tehlikeli hem de riskliydi ama ikili tamamen hazırdı.
Güneşin son ışıkları mezarlığın taşlarına ve çevresine yayılırken, Emre ve Aybahar motorun selesine oturup sessizce hazırlandılar. Motosikletin motorunu çalıştırdılar, lastiklerin hafifçe döndüğünü ve zincirlerin sorunsuz çalıştığını gözlemlediler. Her ikisi de hazırdı; gece kapanlarının sırlarını çözmek için bu geceyi kullanacak, benzin ve motor sayesinde hızlı hareket edebileceklerdi.
Emre son kez keselere ve çevreye bakarak, “Tamam, güvenlik sağlandı. Gece kapanları bizim yanımıza yaklaşamayacak. Hazırsan hareket edelim,” dedi. Aybahar başını salladı ve hafifçe motorun gazına dokundu; motor homurtusunu artırdı. İkili sessizce, mezarlığın taşlı yolundan gece kapanlarının izini sürecekleri yere doğru ilerlemeye başladılar.
Emre motosikletin selesindeydi, Aybahar arkasında oturuyordu. Mezarlıktan uzaklaştıkça, etrafı saran sessizlik, gece kapanlarının pusuda bekleyen duman benzeri varlıklarının gölgeleriyle birleşiyor, iki genç üzerlerindeki keselerin güvenliği sayesinde hiç rahatsız edilmeden yollarına devam edebiliyordu. Motosikletin homurtusu, taşlı yolda hafifçe yankılanıyor, rüzgar saçlarını savuruyor, ağaçların arasından süzülen ay ışığı yolun önünü aydınlatıyordu.
“Şu taraftan gelmiş gibi,” dedi Aybahar, sesi hafifçe titreyerek ama dikkatli bir gözle çevresini tarayarak. Kafasını hafifçe sola çevirmiş, taşların ve mezar taşlarının arasından kıvrılan gölgeleri izliyordu. Emre kafasını çevirip Aybahar’a baktı. “Evet… ama bence biraz daha karşı taraftan geldi. Sanki orada bir şey kırıldı, toprağa düşen bir ağırlık gibi bir ses vardı.”
Aybahar gözlerini büyüterek, “Hayır abi, hayır… Bence şu tarafa gitmişlerdi,” diyerek diğer tarafı işaret etti. İkisi de sesi tam olarak takip edemiyordu, kükremenin kaynağı belirsizdi, ama ikisinin de sezgileri onlara farklı yönleri işaret ediyordu.
Motosikleti yavaşlatıp durdular. Sessizlikleri arasında rüzgarın uğultusu ve motorun hafif homurtusu dışında hiçbir ses yoktu. Bir süre dinlediler, gözleri dört bir yanda. Sonra, tam o anda…
Birden, yer sanki çatlamış gibi, gökyüzünden bir şimşek düşmüş gibi, derin ve güçlü bir kükreme yankılandı. Sanki yerin altından, mezarlıkta dev bir yaratığın uyanışı gibiydi. Toprak titredi, taşlar küçük küçük yuvarlandı ve rüzgarın hızıyla birleşen ses, iki gencin yüreklerini hızla çarptırdı.
Aybahar gözlerini büyüttü, “Abi… bu… sanki oradan gelmişti. Tam burası,” dedi ve işaret parmağını sesin geldiği yöne doğrulttu.
Emre, motosikletin gidonunu sıkıca kavradı, gözleri sertleşti. “Evet… hem de tamamen. Oraya gitmemiz lazım. Başka seçenek yok,” dedi kararlılıkla.
İkisi de aynı anda hareket ettiler; motosiklet yeniden hız kazandı, taşlı yolun üstünde tekerlekler hafifçe zıplıyor, motorun homurtusu geceyi delip geçiyordu. Gece kapanlarının izini sürmek için yollarını netleştirmiş, tehlikenin nereden geleceğini tahmin etmişlerdi.
Yolda ilerlerken her taşın, her gölgenin ve her çalının bir tehdit olabileceğini biliyorlardı. Ama keselerin verdiği görünmezlik güveni, bir yandan da ikisinin cesaretini artırıyordu. Aybahar motosikletin arkasında sıkıca tutunmuş, Emre’ye güveniyor ama aynı zamanda kendi içindeki korkuyu bastırıyordu.
Ve böylece, sanki yer yarılmış, gökyüzünden kükreme inmiş gibi, ikili doğru yönü bulmuş, gecenin sessizliğinde gece kapanlarının izini sürecekleri yöne ilerlemeye başlamıştı. Motorun homurtusu taşlı yolda yankılanırken, Emre ve Aybahar sesin geldiği devasa boşluğa doğru ilerliyorlardı. Gece kapanları, daha önce sessizce izledikleri görünmezliğe rağmen, sanki birer tel ile çekiliyormuş gibi aynı yöne koşmaya başlamıştı. Duman benzeri yaratıkların gövdesi ve gökyüzüne yayılan siluetleri, Emre’nin gözünde giderek daha belirgin hâle geliyordu.
İlerledikçe Emre fark etti: Gökyüzünden devasa bir varlık, diğer gece kapanlarını çağırıyordu. Yerin yarıldığı o boşluk, karanlık bir uçurum gibi uzanıyor, içinden dumanlar ve çıplak kemikler yükseliyordu. Cesetler, yeryüzünden sanki yerin içine çekiliyordu ve Emre’nin aklına tek bir düşünce gelmişti: Bedenler yerin altındaki bir çiftlikte üretiliyor, göğün üstünde ise asıl sahipleri bekliyordu.
Aybahar, motorun arkasında kesesine sıkıca sarılmış, gözleri korkuyla dolu, titriyordu. Emre, gözlerini boşluğa dikmiş, hızlı karar vermek zorundaydı; hem Aybaharı koruyacak hem de planı doğru uygulayacaklardı.
“Hemen keseni ver!” dedi Emre, sesini kararlılıkla yükselterek. Aybahar tereddüt etti, ama abisine güveniyordu. Elini yavaşça uzattı, keseyi Emre aldı. Emre, motorun üstünde Aybaharın verdiği keseyi motora bağlamak için eliyle ayakkabısının dikilmiş püskülünü yırttı. Püskülü keseyle beraber motora bağladı; tek bir şansları vardı ve bunu doğru yapmak zorundaydılar.
Motor, devasa çukura doğru hızla ilerliyordu. Rüzgar yüzlerini sertçe çarpıyor, dumanlar gökyüzüne çekiliyor, yere düşen cesetler yerin içine kayıyordu. Çukura ulaşmak üzereydiler, kalp atışları kulaklarında çınlıyordu.
“Şimdi!” dedi Emre, sağındaki gece kapanına keseyi fırlatırken. Kese, gece kapanının tam kalbine çarptı. Gece kapanı acı içinde çığlık attı, dumanlar gökyüzüne doğru çekildi ve efendileri, gece kapanının ruhuyla birlikte keseyi de yukarı çekti. Bedeni, boşluğa düşerken bir anlığına duraksadı ve ardından hızla aşağıya yuvarlandı.
Emre, motoru çukura atmadan önce Aybahara sarıldı, onu güvenle tutarak motordan atladı. Kendi motoru, diğer kese ile birlikte boşluğa düşerken, Emre silahı Aybahara verdi. “Son şansımız bu!” dedi, sesi hem kararlı hem de gergindi. Baltasını çekti, elleri titremiyordu; gözleri, gökyüzünden aşağıya süzülen dumanların ardındaki devasa boşluğu ve korkunç yaratıkları izliyordu.
Her şey bir anlık, tek bir saniyelik doğru hamleye bağlıydı. Aybahar silahını sıkıca tuttu ne olduğunu anlamıyordu, Emre baltasını sallamaya hazırdı. Gece kapanlarının varlıkları, devasa boşluğun etrafında dönüyor, her hareketleriyle tehdit saçıyordu. Ancak ikili, korkularını bastırmış, tek bir amaç için hareket ediyordu: Bu gecikmiş, kaotik dünyayı artık iyileştirmekti
Tam o anda, fırlattıkları kese, gökyüzündeki yaratığın tam kalbine ulaştı. Bir patlama sesi, gökyüzünü ve yeryüzünü sarsacak kadar güçlüydü. Karanlık ve dumanın içinden çıkan enerji, devasa bir ışın gibi birbirini patlatan dalgalar halinde çarpıştı. Yerden fışkıran ışınlar, gökyüzünden gelen enerjiyle birleşip bir an için her şeyi aydınlattı; Emre ve Aybahar gözlerini kısarak patlamaya odaklandı.
Patlamanın ardından etraflarına baktıklarında inanılmaz bir manzarayla karşılaştılar. Gözlerinin önünde, çukurun içinde ve çevresinde koşmakta olan tüm gece kapanlar birdenbire infilak etti. Dumanlar gökyüzüne yükselmeden kayboldu; etrafları sessizlik ve berrak bir hava kapladı. Artık özgürlerdi.
Emre, baltasını yavaşça indirirken, Aybahar da rahatlamıştı. İkisi de birbirine baktı, nefeslerini derin derin aldı. Artık silahlara ihtiyaçları kalmamıştı; o korkunç yaratıkların tehdidi tamamen ortadan kalkmıştı.
Sessiz bir anın ardından, Emre ve Aybahar birbirlerine bakarak hafifçe gülümsediler ve atölyeye doğru yürümeye başladılar. Patlamanın aydınlattığı yollar, artık güvenli bir geçidi işaret ediyordu. Her adımda, üzerlerinden büyük bir yük kalkmış gibi hafiflemişlerdi. Gökyüzü yavaş yavaş kararıyor, gece ile günün birleştiği o an, artık geçmişin korkularını geride bırakmış olmanın huzurunu taşıyordu.
Atölyeye yaklaştıklarında, cüceler ve diğer ekipler onları bekliyordu. Emre ve Aybahar, yürürken sessizce birbirlerine dönüp, yaşadıkları tüm dehşeti ve kazanılan özgürlüğü düşündüler. Artık yeni bir gün başlamış, eski korkular geride kalmıştı. Emre ve Aybahar, atölyeye vardıklarında cüceler çoktan her şeyin farkındaydı. Gece kapanlarının tehdidinin artık ortadan kalktığını, yaşananların izlerini ve değerini biliyorlardı. Gözlerinde kararlılık ve umut ışığı vardı. Artık sadece hayatta kalmak değil, hayatı yeniden başlatmak, insanlığı yeniden yeşertmek ve kaybolmuş düzeni tekrar kurmak için hazırdılar.
Cüceler, Emre ve Aybahar’a birbirlerine bakarak gözleriyle bir anlaşma yaptılar; mega kenti yeniden inşa etmek, tüm kayıpları telafi etmek ve geleceğe umutla bakmak için ellerinden geleni yapacaklardı. Atölye, artık sadece bir üs değil, insanlığın yeniden doğuşunun merkeziydi.
Güneş ufuktan yavaşça yükselirken, yeni bir gün ve yeni bir başlangıçla birlikte, cüceler mega kenti sıfırdan kurmak için hazırlıklara başladılar. Emre ve Aybahar’da diyar diyar dolaşıp yaşayan insanları buraya getirmek iiçin yola çıktılar. Her adım, her hareket, geçmişin karanlığını geride bırakıp geleceğin ışığını taşımak için atılıyordu. Ve böylece, her şeyin yeniden başlayacağı bir dünyanın eşiğinde hikayemiz sona erdi.
Yunus Emre Ajder