Önceki gün paslı termosunu cücelere bırakmıştı; onlardan, temizleyip çayla doldurmalarını istemişti. Bugünün şenlik gibi, en azından cüceler için mutlu geçmesini umuyordu. Ama şimdi, kendi evine yaklaştıkça, her şeyin yolunda olup olmadığını görmek için sabırsızlanıyordu. Yol boyunca, yürüdüğü sokaklar değişmemişti; aynı kırık arabalar, yosun tutmuş binalar, aynı soğuk, sessiz hava… Emre sessizce dua ediyordu; evde bir farklılık, biraz güven ve huzur olmasını diliyordu. Eve yaklaştığında müzik sesi duymadı. En son açtığı müzik… Yoktu. Bu sessizlik onu tedirgin etmişti. Acaba gece kapanları mı evi istila etmişti? Yoksa jeneratörün enerjisi mi bitmişti? Teller hâlâ çalışıyor muydu? Denemek bile istemiyordu. Uzaktan evi inceledi; balkon hâlâ birkaç cesetle doluydu. Cesetler gece kapanlarıydı, ama Emre’nin aklındaki soru hâlâ yanıt bulmamıştı: “Evde ne olmuştu?” Baltasını sırtına taktı, silahını karın hizasında tuttu ve hızlı adımlarla evin bahçesine girdi. Merdivenlere doğru yöneldi. Her adımda sinirleri geriliyor, kan şekeri stres nedeniyle yükseliyordu. “Bu kadar eğlence yeter!” diye bağırdı, sesi havada yankılandı.
Eve doğru tırmanırken sesini yükseltti: “Evde kim var? Biri var mı?” Ancak eve vardığında, kapının hâlâ açık olduğunu fark etti. Bir an için içi umutsuzluğa kapıldı; belki de saçmalıyordu içeride kimse yoktu herşey tamamen kafasında kurdu senaryolardan ibaretti. Emre, silahını beline koymuş, baltasını duvara astıktan sonra mutfağa doğru adım attı. Karnı açtı; sadece yemek yiyip biraz dinlenmek istiyordu. Ama mutfak kapısını açar açmaz beklenmedik bir görüntüyle karşılaştı: Küçük bir kız çocuğu, korku ve öfke dolu gözlerle üstüne atlamış, boğazına bıçak dayamıştı.
Emre donup kaldı. Şaşkınlık ve tedirginlik içindeydi. Bir yandan sakin olması gerektiğini biliyordu, bir yandan da karşısındaki çocuğun gerçek bir tehdit oluşturduğunu fark etmişti. Kız, bağırarak sorular soruyordu: — “Sen kimsin? Söyle! Yoksa seni keserim!” Emre yavaşça nefes aldı, ellerini olabildiğince yavaş ve görünür şekilde kaldırdı. Panik yapmak yerine sessiz ve kontrollü bir sesle konuşmaya başladı: — “Sakin ol, kimseye zarar vermeyeceğim… Lütfen beni dinle.” Çocuğun gözleri hâlâ korku ve öfkeyle doluydu, bıçağı titriyordu. Emre, boğazındaki keskin ucun farkındaydı ama hareket etmeden, hızlı düşünmek zorundaydı.
— “Bak… Ben buraya zarar vermek için gelmedim. Sadece yemek yemek ve biraz dinlenmek istiyordum. Sana ve buradakilere zarar vermek istemem.”
Küçük kız bir an tereddüt etti, gözlerinde hâlâ şüphe vardı. Emre bunu fırsat bilip yavaşça ellerini ve duruşunu daha da sakinleştirdi, göz teması kurdu:
— “Bana güvenmeni istiyorum. Ben senin arkadaşın olabilirim… Sana zarar vermeyeceğim.”
Çocuğun nefesi hâlâ hızlıydı, titriyordu ama bir an için bıçağın Emre’nin boğazından kaydığı görüldü; korkusu ve öfkesi biraz yumuşadı. Emre, bu küçük güven kırıntısını kaybetmemek için yavaş adımlarla konuşmaya devam etti.
— “Birlikte güvenli bir yer bulabiliriz… Kimseyi kaybetmek istemiyorum. Sen de güvende olacaksın. Lütfen… Bıçağı bırak, konuşalım.” Küçük kız, hâlâ tetikteydi ama Emre’nin sakin ve kararlı duruşu onu yavaşça etkisi altına almaya başladı. Emre, içten ve sabırlı bir şekilde bir sonraki hamlesini, çocuğu güvenli bir yere yönlendirmek olarak planladı. Emre, çocuğu üstünden nazikçe yere attı ve hızla bıçağı uzaklaştırdı. Geri çekilirken ellerini açtı, sakin bir sesle konuştu: — “Gördün mü? Niyetim kötü değil.”
Küçük kız, olduğu yerde kıvrılıp sessizce ağlamaya başladı. Hıçkırıkları arasında konuşmaya başladı: — “Annemi… Babamı… Tüm ailemi… Tanıdığım herkesi… öldürdüler… Tek başıma kaldım.” Emre’nin zihninde birden bir fikir parladı; “Ya yaşayan başkaları da varsa?” diye düşündü. Artık tek amacı daha fazla can kaybını önlemekti. Sessizce yanına yaklaşıp, çocuğu samimi bir şekilde sarıldı. Küçük bedenini güvenle sardı, sakinleştirmeye çalıştı.
Ardından evde sakladığı özel sandığa yöneldi. İçinde uzun zamandır biriktirdiği, özenle koruduğu güzel yiyecekler vardı. Onlardan bir kahvaltı hazırladı; ekmekler, peynirler, biraz meyve ve çayın yanında küçük porsiyonlar. Mutfağın köşesinden radyoyu açtı ve çocuk şarkıları çalmaya başladı. Bu şarkının çocuk için ne kadar önemi olduğunu, ağlayıp ağlamayacağını ya da ne hissettiğini değiştireceğini Emre bile tahmin edemezdi.
Kız çocuğunu kaldırdı ve kahvaltı masasına davet etti. Birlikte oturdular, sessizlik yavaş yavaş yerini konuşmaya bıraktı. birbirlerini tanımak için yavaşça sohbet etmeye başladılar. Kız çocuğu kendini tanıttı: 12 yaşındaydı. Evde yaşadıklarını, kaybettiklerini ve tek başına kaldığını anlattı. Gözlerinde hem korku hem de umut vardı. Emre de kendi hikayesini paylaştı. Atölyedeki küçük cüceleri, uzun zamandır insan arayışını, gece kapanlarıyla verdiği mücadeleyi ve tek amacı olan hayatta kalanları bulma görevini anlattı. Sessizce birbirlerini dinlediler; her kelime, hem korkularını hem de güvenlerini biraz daha açığa çıkarıyordu.
Kahvaltı yavaş yavaş ilerlerken, küçük kızın yüzünde ilk kez bir gülümseme belirdi. Emre, göz ucuyla cücelerinin güvenle atölyede beklediğini düşündü ve bu huzur anında bile, dışarıda hâlâ keşfedilecek tehlikeler olduğunu biliyordu. Ama şimdilik, bu küçük yemek, ilk adım ve bu güven duygusu ikisi için de bir nefes olmuştu. Kahvaltının ardından Emre, derin bir nefes aldı ve balkona çıktı. Gece boyunca dışarıda kalan cesetleri, hâlâ morgdan ve gece kapanlarından kalanları, önceden kazılmış hendeğe attı. Balkondaki çiçeklerine bakarken küçük kızın sabah onları sulamış olduğunu fark etti; yüzünde ufak bir gülümseme vardı.
Evdeki kumaşı da içeriye aldı, demir korkulukları geri kapattı ve elektriği açtı. Her şey düzenli, güvenli ve sakin olmalıydı. O gün boyunca, Emre ve küçük kız sohbet ettiler, muhabbet ettiler; uzun zamanlı yalnızlığa olan açlıklarını biraz olsun giderdiler. Emre balkondaki çiçeklerden bir adet gül kopardı, kıza dönerek sende bir adet çiçek seç dedi ve sordu: — “Annen ve baban nerede öldü, söyleyebilir misin?” Küçük kız sessizce yerini buldu ve anlatmaya başladı. Emre onu dikkatle dinledi, gözleri doldu ama sakin kalmaya çalıştı. Gün içinde birlikte dışarı çıkarak, kızın anne ve babasının öldüğü yere gittiler. Orada, dikkatlice toprağı kazdılar ve elleriyle bir mezar hazırladılar. Mezara birer gül bıraktılar; Emre kendi kopardığı gülü, kız da kendi seçtiği çiçeği. Sessizlik, hüzün ve bir parça huzur bir aradaydı.
Akşam olmadan geri eve döndüler. Evde, sıcak bir ışığın altında sohbet etmeye devam ettiler. Emre, yaşadığı anılarını, geçmişteki güzel hikayelerini ve hayatta kalmak için verdiği mücadeleleri anlattı. Kız çocuğu, hayran hayran dinliyordu: — “Ee abi, sonra ne oldu?” Emre gülümseyerek yanıtladı, anlatmaya devam etti, olayları, cücelerle geçirdiği zamanları, zorlukları ve ufak mutlulukları paylaştı. Gün yavaşça geceye dönerken, ikisi de güvenli ve huzurlu bir şekilde yatağa uzandılar. Yorgunluktan ve duygusal yoğunluktan sızıp, sabaha kadar derin bir uykuya daldılar.
Evde sessizlik vardı, ama bu sessizlik, artık bir korku değil, rahatlama ve güven hissiyle doluydu. Dışarıda hâlâ tehlikeler olabilir, ama en azından şu an için, Emre ve küçük kız birbirlerinin yanında, yalnızlıklarını biraz olsun hafifletmişlerdi. Gece kapanlarının hâlâ uzaktan gelen çığlıkları devam ederken, Emre güneşin ışıkları doğmadan uyandı. Püskülü dikili ayakkabılarını giydi, yırtık deri ceketini sırtına geçirdi ve sessizce küçük kızın yanına yaklaştı. — “Uyan,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Sabah çok erken başladı ve hemen hazırlanmalıyız.” Küçük kız, mırın kırın etti, gözlerini ovuşturdu ve hâlâ uykulu hâlde Emre’ye baktı. Fakat Emre’nin kararlılığına karşı koyamadı; sonunda yavaşça ayağa kalktı.
Emre mutfağa geçti. Güneş doğmadan kahvaltıyı hazırladı; ekmekler, peynir, biraz meyve ve çay. Küçük kız hâlâ yarı uykulu bir hâlde mutfağa geldiğinde, Emre güneş doğarken her şeyi hazır etmişti. — “Şimdi camları aç,” dedi Emre. “Radyoyu da aç, sabahın ritmiyle uyanalım.” Küçük kız yavaşça camları açtı ve radyoyu çalıştırdı; hafif bir müzik evin içinde yayıldı. Emre balkona çıktı, gece boyunca orada kalan cesetleri yeniden dikkatlice aşağıya attı, çiçekleri suladı ve onlara biraz nefes aldırdı. Ardından çatı tarafındaki jeneratörü kontrol etti; her şeyin çalışır durumda olduğunu gördü.
Geri döndüğünde, küçük kızla birlikte mutfaktaki sofra başında oturdu. Emre ona bugün atölyeye birlikte gideceklerini söyledi: — “Bugün seninle atölyeye gideceğiz. İşlerimizi halledeceğiz ve yeni planlar yapacağız.” O ana kadar hiç adını sormamıştı. Emre yavaşça sorusunu sordu: — “Senin adın ne?”
Küçük kız, hafif utanarak ama umut dolu bir sesle yanıtladı. — “AyBahar”
Emre de kendi adını söyledi: — “Ben Emre. Bundan sonra birlikteyiz, anlaştık mı?”
Küçük kız başını salladı. İçinde hâlâ korku vardı ama Emre’nin yanında kendini biraz daha güvende hissediyordu. O sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, ikisi için yeni bir gün başlamıştı; hem güven hem de küçük umutlarla dolu bir gün. Emre sofradan kalktı, silahlarını ve baltasını yanına aldı, her şeyin yerli yerinde olduğundan emin oldu. AyBahar’ın hâlâ uykulu ama merak dolu bakışları arasında hazırlandı. — “Hazırsan, atölyeye gidiyoruz,” dedi Emre. Yolda yürürlerken, Emre sıkıcı ama tanıdık yoldaki kırık arabaları gösterdi AyBahar’a, yosun tutmuş binaları, duvarlardaki çizikleri, her detayı heyecanla anlattı. AyBahar, gözleri parlayarak ve heyecanla Emre’nin anlattıklarını dinliyordu.
Bir süre sonra atölyeye vardılar. Büyük, ağır kapılardan içeri girdiler; Emre cücelere selam verdi, sonra AyBahar’ı tanıştırdı. Cüceler bir an sessiz kaldı, gözlerini yeni misafire dikti. Ardından, birden mutluluktan neşeyle bağırmaya başladılar. Çabaları ve uğraşları sonunda meyvesini vermişti; küçük bir kızın güven içinde ve yanlarında olması, onlar için büyük bir sevinç kaynağıydı. Tüm cüceler, AyBahar’la tanışmak için hemen yanlarına koştu. Her biri, minik elleriyle elini sıkmak, ona bakmak ve onu tanımak istiyordu.
AyBahar, cücelerin bu samimi ilgisi karşısında önce şaşırdı, sonra gülümsemeye başladı. Emre, bu anı izlerken, uzun süredir yalnızlığın ve mücadelenin ardından nihayet bir küçük zafer ve güvenli bir yuva hissi bulmuş olmanın rahatlığını hissetti. Atölye, sadece bir iş yeri değil, artık küçük bir ailenin, minik bir dünyanın merkezi olmuştu. Cüceler, AyBahar’la tanışmanın sevincini bir süre yaşadıktan sonra, hızla Emre’nin yanına geldiler. Minik adımlar, pervaneler ve küçük kamyonetlerin uğultusu arasında, hepsi bir araya gelip rapor vermeye hazır pozisyon aldı.
Baş yetkin öne çıktı, sesi Emre’nin kulaklarına kadar ulaşıyordu:
— “Patron, gece boyunca ZT-14 görevli ekiplerden gelen bilgiler tamamlandı. Fakat bazı noktalar hâlâ net değil.”
Emre derin bir nefes aldı, ciddiyetle cücelere baktı ve gece boyunca öğrendiklerini aktarmaya başladı: — “Gece kapanları… sadece yaratık değiller. Bilinçleri var. Saldırmıyorlar, kendi kararlarını veriyorlar. Belki bir liderleri var, belki birbirleriyle iletişim kuruyorlar. Daha önce düşündüğümüz gibi rastgele değiller. Her hareketleri planlı ve amaçlı.” Cüceler, küçük gözlerini büyüterek birbirine baktı. Minik parmaklar, defterlerin sayfalarını karıştırıyor, bazıları küçük tüy kalemleriyle not alıyordu. — “Onlar sadece saldıran düşmanlar değil,” diye devam etti Emre. “İnsanlarla veya cücelerle ilgili bir karar verebiliyorlar. Saldıracaklarını düşündüğümüz anlarda, aslında geri çekilmiş olabilirler. Bizim stratejilerimizi test ediyor, bizi gözlemliyorlar. Bu yüzden dikkatli olmalıyız. Her saldırının altında bir amaç var.” Cüceler kısa bir uğultu çıkardı. Küçük bir cüce, Emre’ye doğru öne eğildi ve sorusunu sordu: — “Peki patron, onları tamamen yok etmek mümkün mü, yoksa onları anlamamız mı gerek?”
Emre, gözlerini cücelere çevirdi, sakin ama kararlı bir sesle yanıtladı:
— “Şimdilik onları yok etmeye çalışmayacağız. Önce anlamamız gerek. Stratejilerini, hareketlerini ve ne istediklerini. Çünkü her yanlış hamle, hem sizin hem de bizim için risk yaratır. Bilinçlerini anlamak, hayatta kalmamız için tek yol.” Cüceler bir an sessiz kaldı, sonra hepsi birlikte küçük bir uğultu çıkararak onayladı. Emre, onları izlerken içten bir memnuniyet hissetti.
AyBahar, Emre’nin anlatımlarını dikkatle dinliyordu, gözleri korku ve hayret karışımı bir ifadeyle parlıyordu. Emre, kızın bu tepkisini fark etti ve hafifçe gülümsedi: — “Endişelenme, AyBahar. Onlar tehlikeli ama biz dikkatli olursak, her şey kontrol altında. Önemli olan, birbirimize güvenmek.” Cüceler yeniden uğultu çıkardı, minik ellerini havaya kaldırarak Emre’ye bir tür küçük onay vermiş oldular. O an atölyede sessizlik ve uyum hâkim olmuştu; herkes bir sonraki hamle için hazır bekliyordu.
Emre derin bir nefes aldı, cücelere bakarken ciddiyetle konuştu: — “Artık bir planım var ve zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu yüzden hemen toplantı haline geçiyoruz.” Cüceler bir an sessiz kaldı, sonra baş yetkin öne çıkarak sorusunu sordu: — “Patron, bu toplantı kimleri kapsıyor?” Emre, keskin bakışlarını asker cücelere çevirdi: — “Bu sefer sadece yetkinler değil, asker cüceler de burada olacak. Herkes hazır olmalı.”