Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

Elektrikli teller çalıştırıldı. Atölyeyi çevreleyen parlayan bariyerler, cücelerin minik elleriyle sıkıca kontrol ediliyordu. Gözleri karanlığa dikilmiş, sessiz ama ölümcül bir disiplin içinde duran cüceler, nişan almış gibiydi; her biri görevini biliyor, dışarıdaki tehlikeye hazır bekliyordu.

O anda, uzaktan derin, uğultulu ve tüyler ürpertici bir ses yükseldi: ilk Gece Kapanının sesi. Daha önce hiç duyulmamış benzersiz tüyleri diken diken eden bir uğultu, karanlık sokaklardan hızla yaklaşarak atölyeyi sarmaya başladı.

Emre, ani bir refleksle bandanasını ağzına geçirdi; nefes alırken sessiz kalması gerekiyordu. Baltasını daha sıkı kavradı, parmaklarının arasındaki deri acıyordu ama fark etmedi bile. Derin bir nefes alıp gözlerini karanlığa dikti ve ZT-14’ün rotasına doğru kendini attı.

Her adımı güçlüydü, hızlıydı ve sanki yer titriyordu. Koşarken ayak sesleri, Gece Kapanlarının keskin duyularına bile meydan okuyacak kadar net ve belirgindi. Rüzgâr saçlarını savuruyor, karanlıkta sadece siluetini gösteriyordu.

Emre’nin aklında tek bir şey vardı: kimseyi geride bırakmayacaktı. ZT-14’ü, kaybolan ekibi bulacak, onları güvenli şekilde geri getirecekti. Gece Kapanlarının uğultusu büyüyor, karanlık giderek yoğunlaşıyordu, ama Emre durmayı düşünmüyordu. Her adımında kararlılığı, öfkeyi ve içindeki çaresizliği güçle karıştırıyor, sanki geceyi bile delip geçiyordu.
Atölyeden çıkan cüceler uzaktan bakıyor, Emre’nin ilerleyişini sessizce izliyordu. Minik pervaneler hızlıca dönüyor, küçük askerler sırayla pozisyon alıyor, ama hepsi biliyordu: patronları bir insan ordusundan daha cesur, daha hızlı ve daha kararlıydı.

Gece artık tamamen karanlığa gömülüyordu. Emre’nin gölgesi uzun, baltası hazır, nefesi derin ve düzenliydi. Her adımı, ZT-14’ü bulma yolunda atılmış bir yemin gibiydi.

Emre’nin ayak sesleri geceyi inletti. Bir anda karanlıktan, yırtıcı tırmalama sesleri ve tüyler ürpertici ulumalar yükseldi. Gece Kapanları ortaya çıkmıştı. Simsiyah gövdeleri, kemiksi uzuvlarıyla duvarlardan duvara sıçrıyor, adeta bir sel gibi Emre’nin önünü kapatıyordu.

Ama Emre’nin gözlerinde korku yoktu. Sol elindeki tabancayı kaldırdı; geceyi delen ilk patlama, çelik gibi yankılandı. Bir Gece Kapanı koca bir duman bulutu gibi yere serildi. Aynı anda sağ elindeki baltayı savurdu; kıvılcımlar saçan bir kesişle başka bir yaratığın kafatasını ikiye ayırdı.
Koşarken bağırıyordu, boğuk ve vahşi bir savaş narasıyla: — “HAYDİİİ!”
Mermiler şimşek gibi parlıyordu; her sıkışında bir gölge çığlık çığlığa dağılıyordu. Baltası kanla, pis bir siyah sıvıyla kaplanmıştı. Bir yaratığın pençesi yanağını sıyırdı, sıcak bir acı bıraktı. Başka bir tanesi sırtına asıldı; pençeleri derisini yırtarken Emre baltasını geriye savurdu, yaratığı sırtından koparıp paramparça etti.

Koşmaya devam etti; sol ayakkabısının püskülü, bir yaratığın pençesinde koptu. Ama Emre geri dönüp bakmadı. Her çentiğinde, her adımında, öfkesi daha da büyüyordu. Uzun zamandır böyle yoğun bir saldırı görmemişti; bu gece diğer gecelerden farklıydı. Yine de geri adım atmadı.
“GELİN! GELİN DE YİNE YIKILDIĞINIZI GÖRÜN!” diye haykırdı.
Baltası bir Gece Kapanının göğsünü yardı, tabancasından çıkan kurşun bir diğerinin gözlerini parçaladı. Karanlıkta patlayan silahın sesi ve savaş naraları sokaklarda yankılanıyordu. Birçoğunu öldürdü, çoğunu kan içinde bıraktı. Sıyrıklarla doluydu ama yılmıyordu.

Ve sonunda, yaratıkların kalabalığını yara yara geçti. Nefesi ağırdı, kanı sırtından akıyordu ama adımları hâlâ güçlüydü. Kendini dar sokakların arasına attı, gölgeler arasında hızla ilerledi. ZT-14 ekibinin görevli olduğu binanın önüne ulaştığında gözleri parladı: işte burası!
Ama o anda göğsünde buz gibi bir his yayıldı. Birden aklına geldi: kendi evin kapılarını ve camlarını açık bırakmıştı.

Gözlerinde bir anlık pişmanlık, ardından dişlerini sıkan bir öfke belirdi. Emre binanın ağır kapısından içeri adım attığında paslı menteşeler acı bir inilti çıkardı. İçerisi zifiri karanlıktı. Boğucu bir koku yayılıyordu; rutubet, küf ve eski kanın kokusu birbirine karışmıştı. Her adımında kırık camların üstünde, ezilmiş tekerlekli yatakların demirlerinde yankılanan metal sesler duyuluyordu.

Gözlerini keskinleştirdi. ZT-14 ekibinin protokolü aklındaydı: girdikleri her binada küçük fosfor taşları bırakırlardı. Karanlıkta belli belirsiz, solgun bir yeşil parıltı göründü. Emre hemen eğildi; yerde, sanki küçük bir damla gibi parlayan iz… Ardından duvara yaslanmış bir başka işaret.
İçinden geçirdi: “Demek girdiler buraya. Ama neden dönmediler?”
Hastanenin koridorları çürümüş tahtalarla, paslı sedyelerle doluydu.

Emre’nin adımları karanlıkta yankılanıyor, her yankı binanın derinliklerinden uğursuz bir cevap gibi geri dönüyordu. Telsiz cızırtısına benzer bir ses kulağına çalındı, hemen sonra derin bir sessizlik.
Elindeki silahı daha sıkı kavradı. Sol gözünü kısarak duvarlara dikkatle baktı.

Orada, köşeyi dönerken üçüncü fosfor izi… Sonra bir tane daha. İzler aşağıya, bodrum katına doğru gidiyordu. Ama o anda, derinlerden bir ses yükseldi. Kocaman, boğuk bir nefes sesi. Sanki ciğerleri olmayan bir yaratık zorla soluyormuş gibiydi. Ardından, metalin taş zemine sürtünme sesi. Emre’nin yüreği daha hızlı çarpmaya başladı. ZT-14 ekibi hâlâ buradaysa… o nefesin sahibinin yanında olmalıydı.

İçinden dua eder gibi mırıldandı: “Dayanın… küçük dostlarım… Dayanın.”
Fakat aklına bir düşünce saplandı: Kocaman bir Gece Kapanı, küçücük cüceleri bulmuşsa… onlara ne yapmıştır? Hayal etmek bile istemedi.
Ama geri dönemezdi. Baltasını omzuna yasladı, tabancasının şarjörünü kontrol etti. Her nefesini ağırlaştırıyor, kulaklarını daha keskin açıyordu.
Ve karanlık bodruma inen merdivenlerin başında durdu. Fosfor izleri orada da devam ediyordu. “Sadece yapmam gerekeni yapacağım.”
Diyerek merdivenlere doğru adımı attı.

Merdivenlerden aşağıya doğru inerken nereye gittiğini de tahmin etmeye çalışıyordu. “Burası bir hastahane ise… bodrum kata doğru gidiyorsam orada ne olabilir?” diye düşünüyordu içinden. Basamaklar nemliydi, duvarlardan damlayan suların bıraktığı izler ay gibi parlıyordu. Emre’nin zihni bir anlığına dağıldı.

“Temizlik malzemelerinin olduğu dolap mı? Hayır… hayır, öyle olamaz. Onlar girişte olur.” Ayak seslerini olabildiğince hafifletmeye çalışıyordu. Fakat botunun tabanı eskiydi, her adımda taşla temas ederken hafifçe gıcırdıyordu. Nefesini kontrol altına alması gerekiyordu. Elindeki baltanın ağırlığı bir anlığına omuzuna yüklenmiş gibi hissettiriyor, sol elindeki silah parmaklarını uyuşturuyordu.

“Jeneratör odası olabilir mi acaba? Belki panellerdeki gücü alt katta depoluyorlardır. Bilmiyorum…” Zihninde kelimeler çarpışıyordu. Birkaç basamak daha indi. Loş ışık koridoru yutarken, Emre’nin aklı daha karanlık yerlere kaydı. “Belki de morg vardır… Morg…”
İçinde bir titreme oldu. Küçük arkadaşlarının görüntüsü gözünün önüne geldi. Avuç içi kadar bedenler, omuzlarına yükledikleri sorumluluklar. O küçücük bedenlerin bu taş soğukluğunda, paslı çekmecelerde yatıyor olabileceği ihtimali bile Emre’nin göğsünü sıkıştırıyordu. Boğazı kurudu.
Birden durdu. Nefesi kesildi.

Karanlığın derinliklerinden, arkadan, neredeyse omzuna dokunacakmış gibi bir his yayıldı. Sanki bir bakış sırtında geziniyor, tüylerini diken diken ediyordu. Emre’nin sezgileri asla yanılmazdı: Bir gece kapanı onu izliyordu.
Başını çevirmedi, panik yapmadı. Parmağı istemsizce silahın tetiğine kaydı. Namlu, göğüs hizasında, arkasında olduğunu hissettiği karanlığa doğru yavaşça kıvrıldı. Tam ateş etmeye karar verecekken içinden bir ses susturdu onu.

“Hayır… hayır, ses çıkarma. Bir patlama sesi… arkadaşların, cüceler… hepsi buraya doğru koşar. Daha büyük bela gelir. Sakın…”
Dişlerini sıktı, nefesini tuttu. Göğsü sanki içten parçalanıyordu. Gece kapanının ayak seslerini mi duyuyordu, yoksa kendi kalbinin atışlarını mı, artık ayırt edemiyordu.

Dakikalar birbirine karıştı. Ama fark etti: O gölge, o uğursuz varlık, aslında onu takip etmiyordu. Belki de başka bir şeyin izindeydi. Belki avını başka bir kokuya göre seçmişti. Emre, bu farkındalıkla bir nebze rahatladı. Fakat aynı anda şunu da fark etti: Onlar hakkında hâlâ hiçbir şey bilmiyordu. Nereden gelirlerdi, neyi koklarlardı, neye saldırırlardı? Bir fırsat, diye düşündü. Bir fırsat bulsam… onları gerçekten araştırabilsem. Ama hayır, şimdi zamanı değildi. Şimdi ZT-14 önemliydi.

Emre baltasını omzuna yasladı, silahını karnına yakın tuttu. Nefesini azar azar salarak yeniden basamaklara odaklandı. Sessizliği bozmadan, ayak uçlarıyla basamaklara dokunarak ilerledi. Morg ihtimali zihnine her adımda daha çok yerleşiyordu. O ihtimal, içindeki bütün korkuları tek bir noktaya topluyordu. Gözlerini kısarak karanlığı taradı. Duvarda hafif bir parıltı gördü.
Fosfor izi.

ZT-14’ün ekibi… onlar buradan geçmişti. Protokol işe yarıyordu. Küçük, titrek bir çizgi duvarda parlıyordu. Adım adım ilerlediklerini, kendilerini kaybetmemek için ışık bıraktıklarını anladı. İçinde bir parça umut yeşerdi.
Emre dizlerini kırarak çömeldi, işareti parmağıyla yokladı. Parmak uçları tozla, kurumuş bir sıvıyla kaplandı. Fosfor sürülürken acele edilmişti. Belki koşuyorlardı. Belki korkuyorlardı.

Ayağa kalktı, gözlerini kısarak ilerlemeye başladı. Koridorun kıvrımlarında birden çok iz gördü: biri yukarıya doğru çizilmiş, biri yere damlamış gibiydi. Kimi eller titreyerek sürülmüş, kimi düzgün, protokole uygun. Farklı ellerden çıktığı belliydi. “Buradaydılar… kesinlikle buradaydılar…”
Sesi fısıltı gibi çıktı, kendi kulaklarına bile yabancı geldi.


Koridorun sonuna doğru yaklaşırken kokular değişmeye başladı. Pas kokusu ağırlaştı. Çürümüş ilaçların, bozulmuş metalin, hatta belki yanmış plastiklerin kokusu birbirine karıştı. Boğazına kadar yükselen mide bulantısını bastırdı.

Burası sıradan bir bodrum değildi. Kapının üzerinde kabarık harflerle kazınmış bir yazı dikkatini çekti. Yarım yamalak okunuyordu: “…ORG…”
Gözleri büyüdü. Gerçekten de morg olabilirdi. Ellerini yumruk yaptı. Fosfor izleri, kapının hemen altına kadar sürüyordu. Demek ki ZT-14 buraya girmişti. Emre, kalbini susturmaya çalışarak derin bir nefes aldı. Baltasını sıkıca kavradı. Ve yavaşça kapıya doğru ilerledi.

Emre, ağır kapının gıcırtısıyla morga adımını attığında, burnuna yoğun bir metal kokusu doldu. Çürümüş et, paslı çelik ve uzun süredir kullanılmayan ilaçların karışımı boğazına yapıştı. Ama onu asıl sarsan şey yerdeki fosfor izleriydi. Kapının altından taşarcasına yayılmış, yeşilimsi bir ışık saçıyorlardı. Yerde parıldayan işaretler, cüce arkadaşlarının buraya kadar geldiğinin inkar edilemez kanıtıydı. “Buradalar…” dedi kendi kendine, boğuk bir sesle.


Adımlarını dikkatle attı. İçeriye ilerledikçe gördüğü manzara, bütün kanını dondurdu. Morg çekmeceleri teker teker açılmış, içlerinde olması gereken cesetler dışarıya sürüklenmişti. Çıplak zemin, kan ve parçalanmış dokularla kaplıydı. Ve bütün bu vahşetin ortasında, sisli, gölgeli bedenleriyle gece kapanları vardı.

Onlar dumandan yapılmış gibiydi. Vücutları sürekli titreşiyor, şekilden şekle giriyordu. Kimi zaman insan siluetine benziyor, kimi zaman dört ayaklı bir hayvana. Ama tek sabit kalan şey, kararmış ağızlarıydı. İçine baktıkça boşluk görebiliyordu Emre. Dumandan yaratıkların cesetleri yiyişi akıl almazdı. Bir duman nasıl ete ihtiyaç duyardı? Yine de her bir lokma, sanki o dumana daha yoğun bir şekil kazandırıyordu.

Emre’nin aklını bir korku sardı. “Ya cüceler de buradaysa… Ya onlar da bu cesetlerin arasında…” Yavaşça ilerledi, adımlarını özenle attı. Ama kader onunla alay ediyordu. Hastaneye girmeden önce bir gece kapanının pençesi ceketini yırtmıştı. O sırada fark etmediği bir ayrıntı, şimdi kabusa dönüştü. Sol cebindeki mermiler bir anda kayarak yere saçıldı. Şangır! Çınn! Tıkır tıkır tıkır!

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.