Ana Sayfaya Dön
0%
... dakika kaldı
1x

Mermilerin zemine çarpması morgda yankılandı. Her ses, boş koridorlarda bin kez büyüdü. Gece kapanları bir anda durdu. Başlarını aynı anda çevirdiler. Göz yerine simsiyah boşluklar vardı ama yine de Emre onların baktığını hissediyordu. Bir uğultu yükseldi. Ve sonra hepsi, dumandan dalgalar gibi üstüne doğru aktı.

Emre’nin kalbi patlayacak gibiydi ama zihni çoktan savaş moduna geçmişti. Düşünmek için saniyeler vardı. Bir şarjörü vardı. Bir baltası vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Önce hızla geri çekildi, kapıya asıldı. Var gücüyle kapıyı itti, sürgüyü kapatmaya çalıştı. Kapı kapanırken içeri dolan soğuk rüzgâr yüzünü kesti. Ardından yakındaki masayı tek hamlede devirdi. Masanın üstündeki paslı cerrahi aletler etrafa saçıldı. Masa, dumandan bedenlerin önüne engel gibi devrilmişti.


Emre dizlerini kırdı, silahını doğrulttu.Bam! Bam! Bam!
Kurşunlar, gece kapanlarının içinden geçti. Normalde duman gibi dağılmaları gerekirdi ama her mermi onlardan bir parçayı koparıyor, vücutlarını yırtıyordu. Siyah dumanın arasından kulakları delen çığlıklar yükseldi. Ama yetmiyordu. Bir gece kapanı masanın üzerinden atladı. Emre bir adım geri çekilip baltayı omzunun üzerinden savurdu. Çelik, sisli vücudu yarıp geçti. Bir çığlık daha. Duman parçalandı, yerde sürünerek dağılmaya başladı.

Başka bir yaratık tam arkasına doğru atıldığında Emre refleksle eğildi, baltayı ters yönde savurdu. Demir morg çekmecesinin kapağına çarpan darbe kıvılcım çıkardı. Gece kapanı geri sıçradı ama hemen ardından tekrar saldırıya geçti.

Emre’nin sırtı yanmaya başladı. Bir pençe darbesi onu yakaladı, ceketi yırtıldı, derisine kadar indi. Acıdan dişlerini sıktı ama dizlerinin üstüne çökmeyi reddetti. Baltasını kavradı, bir kez daha bütün gücüyle savurdu.
Çat!

Gece kapanının sırtı yarıldı. İçinden dumandan değil, sanki karanlıktan oluşmuş kıvılcımlar fışkırdı. Morgun karanlığında, çığlıklar birbirine karıştı. Kapıya dışarıdan da pençeler vurmaya başlamıştı. Otomatik kilit devreye girmişti ama bu uzun sürmezdi. Kapının metal çerçevesi titriyor, her darbe Emre’nin yüreğini sıkıştırıyordu. Bir yandan içerideki düşmanlarla savaşıyor, bir yandan dışarıdakilerin içeri girmesini engellemeye çalışıyordu.

Ama Emre’nin gözleri hâlâ yerdeki fosfor izlerini arıyordu. Çünkü her şeye rağmen, hâlâ cücelerini bulma umudundan vazgeçmemişti. Emre yere saçılan mermilerin arasına eğildi, birkaçını hızla topladı ve avucuna sıkıştırdı. Sol cebi hâlâ yırtık, baltası hâlâ elinde, ama artık kararını vermişti: hiçbir gece kapanını arkada bırakmayacaktı.

Gece kapanları dumandan, neredeyse görünmez bir bulut halinde üstüne atıldığında Emre reflekslerini sonuna kadar kullandı. İlk mermiyi ateşledi; patlama sesi havada yankılandı, karanlık sisten bir gece kapanının bedenini yararak parçalandı. Baltasını salladı. Tek darbe ile bir diğerinin sırtını yardı, sisli kütlesi çırpınarak dağılırken çığlık benzeri bir uğultu bıraktı geride. Emre hızla çevresine baktı, bir yandan kapıya yönelenleri fark etti, bir yandan yerdeki mermilerden birkaçını daha topladı. “Yalnızca dikkat ve hız,” diye geçirdi içinden.

Önünde bir grup gece kapanı daha toplanmıştı. Her biri saldırı için sıralanmış gibi, sessizce bekliyordu. Emre tek hamlede masayı daha da devirdi, bir engel oluşturdu, ardından sol elindeki silahla ard arda birkaç atış yaptı. Patlamalar, dumandan bedenlerin arasında yankılanıyor, bazıları yere savruluyordu.


Baltasını tekrar savurdu; bir gece kapanının sırtını yardı, diğerinin pençelerini savuşturdu. Her darbe, her atış, Emre’nin içinde bir kararlılık ateşi yakıyordu. Sırtındaki acı, cebindeki mermilerin sesleri, duman ve karanlık… hepsi bir araya gelmişti ama o durmuyordu.

Adımlarını dikkatle atarak, bir yandan baltasını savuruyor, bir yandan mermilerini kullanıyordu. Gece kapanlarının saldırısı durmak bilmiyordu, ama Emre onları yarıyor, dağıtıyor, geçiyordu. Kapıya yaklaşırken bir başka dumanlı şekil, pençelerini kapıya çarptı; Emre refleksle baltasını geri çekti ve yaratığı tekrar yardı.

Gözlerini kırpmadan ilerliyordu; her mermi, her savrulan baltası onu daha da bitkin bir hale getiriyordu. Emre, baltasını son bir kez savurduğunda morgun içindeki son gece kapanı da çözüldü, dumandan bedeni çırpınarak yok oldu. Karışık bir uğultu, çarpışmanın ardından sessizliği bozuyordu; Emre nefes nefese, alnındaki teri silmeye çalışarak durdu. Morgun kapısına doğru baktı. Dışarıdan, karanlığın içinden yankılanan keskin bir gece kapanı çığlığı duyuldu. O ses, sanki bir emir niteliğindeydi. İçerideki diğerleri bir anda dağılmaya başladı; tek tek, ardından topluca, dumandan bedenleri sessizce ve hızlıca morgun kapısını terk ettiler. Hiçbir saldırı girişiminde bulunmadan, neredeyse itaatkar bir düzenle çekildiler.

Emre durdu, gözlerini kısarak dışarıyı inceledi. İlk kez fark etti ki, gece kapanları yalnızca rastgele yaratıklar değildi; bir bilinçleri, bir kararı vardı. Saldırmadıkları için, bir tür liderleri ya da ortak bir iradeleri olmalıydı.
Cebindeki mermileri ve baltasını kontrol etti, derin bir nefes aldı. İçinde hem rahatlama hem de şaşkınlık vardı. Belki ilk defa, istemeden de olsa, gece kapanlarını araştırdığını fark etmişti. Onlar birer düşman gibi görünüyordu, ama aslında kendi karanlık dünyalarında kendi düzenlerini uygulayan bilinçli varlıklardı.

Emre, sessizce morgun ortasında durdu. Dumanın ve karanlığın arasında, kendi içindeki kararlılığı hissediyordu: cücelerini korumak, bu bilinçli varlıkların ardındaki düzeni anlamak ve onları bir kez daha karşısına almamak. Gece kapanları, artık sadece avı değil, bir sırları olduğunu da gösteriyordu.

Derin bir nefes aldı, baltasını sıkı tuttu ve morgun kapısına doğru yavaşça yürüdü. Dışarıdaki karanlık sessizliği, içeride yaşanan savaşın yankısıyla birleşmişti. Artık bir adım öteye bakmalıydı; hem cücelerini güvenceye almak hem de gece kapanlarının ardındaki karanlık sırları çözmek için hazır olmalıydı.

Emre morgun içinde, nefesini tutarak, gözlerini kısarak etrafa bakıyordu:
— “Nerdesiniz… nerdesiniz…” Her adımında titreyen elleriyle yere düşen fosfor izlerini takip etmeye çalışıyor, ama yoğun karanlık ve duman içindeki son savaşın yorgunluğu onu her geçen saniye daha fazla zorluyordu. Yediği yemekler ve aldığı vitaminlerin eksikliği, bedeninin artık bağışıklık sistemini taşıyamamasına sebep olmuştu. Dizlerinin üstünde birkaç saniye durdu, başını salladı ama dayanamadı.

Bir anda gözleri karardı, dünya karardı, nefesi kesildi ve Emre morgun beton zemini üzerinde bayıldı. Çelik kapı, içeriden darbelerle kâğıt gibi yırtıldı. Gece kapanları, bir süre dışarıyı yokladıktan sonra geri çekilmişti. İçerisi artık sessizleşmişti, yalnızca Emre’nin yattığı alanın etrafında ürkek bir huzursuzluk vardı.

Klima boşluklarından, saklandıkları yerlerden, binlerce küçük cüce sessizce çıkıp Emre’nin baygın bedeninin yanına geldi. Serçe parmağının üçte biri boyundaki elleriyle, omzuna, sırtına ve kollarına dokunuyorlardı.
— “Patron… patron… iyi mi?” diye fısıldadı en cesur cüce, diğerleri yavaşça yaklaşırken.

Cüceler Emre’yi dikkatle inceledi: dudaklarından salyalar akıyor, nefesi düzensiz, teni soluk ve titrekti. Yaralarını kontrol ettiler; birkaç sıyrık ve darbe vardı, ancak ciddi bir kanaması yoktu. Küçük elleriyle yaralarını sardılar, küçük tüy kalem gibi iplerle mini sargılar yaptılar, hatta ceketini ve mermilerini korumak için cüce boyutunda destek bantlar uyguladılar.
Emre’yi cesetlerden, kırık masa ve dökülen aletlerden uzaklaştırdılar. Kendi aralarında sessizce anlaşarak, güvenli bir köşeye taşıdılar. Küçük kamyonetler gibi tasarlanmış taşıma araçlarına bindirir gibi, dikkatle Emre’yi çarpma ve sarsıntılardan korudular.

Bir süre sessizce beklediler, ardından bir cüce hafifçe Emre’nin yanağına dokundu: — “Patron… uyan…” Bir başkası, küçük bir tüp içinden minik bir serum veya vitamin karışımı verdi; bu, onun bedeninin tekrar nefes almasına yardımcı olacaktı.

Emre, derin bir nefes aldı, titreyen ellerini yumruk yaptı ama hâlâ baygın bir şekilde yerde yatıyordu. Cüceler, titrek ama kararlı bir şekilde onu uyandırmaya çalışıyor, “Haydi patron, dayan!” diyerek hafifçe sallıyorlardı. Her biri kendi küçük yetenekleriyle Emre’yi hayata döndürmeye odaklanmıştı.

Morgun karanlığı içinde, Emre’nin yanında küçük ordusu sessiz bir koruma kalkanı oluşturmuştu. Her biri birbirine bakıyor, kimsenin gözünü kırpmadan patronlarını hayata döndürme görevini üstlenmişti. Bu an, hem bir kurtuluş hem de küçük cüce ordusunun, zorlu karanlık karşısında ne kadar güçlü ve kararlı olduğunu gösteriyordu. Sabaha kadar cüceler, minik ama kararlı bedenleriyle nöbet tutmuştu. Birkaç saatlik uykuyu sırayla alıyor, diğerleri gözcülük yapıyordu; böylece hem Emre’nin güvenliği sağlanıyor hem de morgun etrafı kontrol altında tutuluyordu.

Güneşin ilk ışıkları yavaşça yeryüzüne vurmak üzereydi. Morgun karanlığına sızan altın sarısı ışık, Emre’nin baygın hâlini nazikçe aydınlatıyordu. Sol cebi, cüceler tarafından dikkatle dikilmişti; serumlar, vitaminler ve ilaçlarla desteklenmişti. Emre’nin silah mermileri düzenle dizilmiş, baltası parlatılmış, silahı temizlenmişti.

Etrafta gece kapanlarının dumandan oluşan cesetleri, parçalanmış ve savrulmuş bir halde yatıyordu. Duman hâlâ hafifçe yükseliyor, morgun soğuk havasına karışıyordu. Küçük cüceler, cesetlerin arkasında titrek gövdeleriyle ama disiplinle nöbet tutuyordu. Yavaşça, adım adım, Emre gözlerini açtı. Önce karanlık ve sessizlikteki detayları fark etti; ardından morgu, paramparça ve sessiz cesetleri inceledi. Vücudu hâlâ biraz zayıftı, ama gözlerinde kararlılık vardı.

Cüceler hemen küçük elleriyle birbirlerine işaret verdiler ve fısıltıyla Emre’ye rapor vermeye başladılar: — “Patron… hepsi etkisiz hâlde.” — “Mermilerin hepsi hazır, baltanız parlatıldı.” — “Nöbetlerimiz tamamlandı, morg etrafı güvenli.” — “Hiçbir cüce kayıp yok.” Emre, derin bir nefes aldı, ellerini sıkıp silahını kontrol etti. Gözleri etrafı taradı; morgun her köşesi, gece boyunca yaşanan savaşı ve cücelerinin fedakârlığını gösteriyordu. İlk ışıklarla birlikte, artık bir sonraki adımı planlayacak, hem cücelerini hem de kendini hazırlıklı hâle getirecek gücü bulmuştu.

Emre, cücelerle birlikte morgdan çıkarken her adımında gece boyunca verdiği savaşın izlerini gözleriyle tekrar gördü. Hastanenin koridorları hâlâ karanlığın ve yıkımın etkisi altındaydı; duvarlarda baltayla vurulmuş derin çizikler, yerde paramparça olmuş gece kapanlarının dumandan bedenleri ve düşmüş aletler… Her şey, geçtiği yolu bir savaş alanına çevirmişti. Emre, gözleriyle gördüğü bu yıkımı aklında toplarken, cüceler sessizce ve disiplinle etrafını koruyordu.

Sokaklara çıktıklarında, güneşin ilk ışıkları yavaş yavaş şehre vuruyordu. Emre, karanlığın ardından doğan bu soluk ışıkta, gece boyunca yaşanan dehşeti bir kez daha hissediyordu. Her ceset, her çarpışma izi, her dökülen eşyalar, Emre’nin zihninde birer anı olarak canlanıyordu. Fakat yanında, küçük ama kararlı ordusu, tek bir emri bekler gibi sessiz ve düzenli yürüyordu.

Uzun ve sessiz bir yolculuğun ardından, atölyeye vardılar. Kapıyı açtıklarında içeride her şeyin hâlâ yerli yerinde olduğunu gördüler: Raflar düzenli, makineler çalışır durumda, jeneratör sessizce enerji sağlıyordu. Cüceler, patronlarının sağ salim geri döndüğünü görmek için küçük adımlarla koştular ve bir kez daha Emre’nin etrafında toplandılar.

Atölyede büyük bir tören hazırdı. Cüceler, Emre’nin dışarıda geçirdiği tehlikeli gecenin ardından ona bir ziyafet sunuyordu. Masalar, cüce boyutunda özenle yerleştirilmiş yiyeceklerle dolmuş, ışıklar ve minik süslemeler atölyeyi sıcak ve neşeli bir hâle getirmişti. Her cüce, kayıp olan arkadaşlarıyla, kardeşleriyle, çocukları ve aileleriyle beraber sarıldılar, ardından hepsi birlikte, minik ellerini Emre’ye uzatıyor, sarılıyor ve teşekkürlerini iletmek için fısıldıyordu.

Emre, küçük ordusunu bir kez daha gözlemledi. Her biri sağ salim ve güvenliydi; gecenin kaosu ve tehlikesi, onları birbirine daha da bağlamıştı. Yavaşça masanın yanına oturdu, baltasını ve silahını yanına koydu. Minik cüceler etrafında dolaşırken, Emre derin bir nefes aldı. Bu ziyafet yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda gecenin yorgunluğunu ve gösterilen fedakârlığı onurlandırma töreniydi.

Ama Emre’nin gözlerinde hâlâ bir kıvılcım vardı: gece kapanlarının ardındaki bilinç, ZT-14’ün kayıp ekibi… Her şey geçici bir rahatlama sunuyordu, ama savaş ve bilinmeyen hâlâ devam ediyordu. Atölyenin içinde, küçük cüceler minik adımlarla dolaşırken, Emre sessizce düşündü: bu geceyi atlattık, ama asıl sınav henüz başlamamıştı.

Emre, eve doğru ilerlerken aklında sürekli evin durumu vardı. Kapılar hâlâ açık, camlar hâlâ aralık… Güneş sabahın ilk ışıklarını evi aydınlatıyordu, ama bu aydınlık, Emre’nin içindeki tedirginliği azaltamıyordu. Gece boyunca dışarıda kalan kumaş, evdeki çiçekler, her şey… Hepsi aklında dönüp duruyordu. “Gelen oldu mu? Hayatta kalabildiler mi? Çabalarım işe yaradı mı?” soruları zihnini kemiriyordu.

Yorumunuzu Paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.