Korku Hikayesi “Kötülüğün Doğuşu”


Korku Hikayesi “Kötülüğün Doğuşu”

1. Bölüm

Hayatta beni en çok mutlu eden şey, günün sonunda eve gittiğimde emekleyerek paçalarıma tutunan ve ağzından anlamsız kelimeler dökülen bir yaşındaki biricik oğlumu kucaklayarak bağrıma basmaktır. Korunmaya muhtaç o masum varlık hayatımdaki her şeydir.

Köyün dışarısında olan bahçe evimizi yaklaşık 500 metre uzunluğunda, etrafı sık kavak ağaçlarıyla çevrili bakımsız bir araç yolu köye bağlıyordu.

O gün yine her sıradan günkü gibi evimizin yanında bulunan bahçede çalışıyordum. Bahar aylarıydı. Ağaçlar yeşil elbiselerine bürüneli fazla olmamıştı. Bazılarına kış ağır gelmiş ve dallarından bir kısmını bahara çıkarmayı başaramamıştı. Ben de elimdeki testereyle onları bu kuru uzuvlarından arındırıyordum. Öğleden sonra, dallarından gövdesine  kırmızı ve koyu kıvamlı bir sıvı akmış bir ceviz ağacına gelmişti sıra. Daha önce hiçbir ağacı bu halde görmemiştim. Bahçeyi birkaç gün önce dolaştığımda bu ağacı bu şekilde gördüğümü hatırlamıyordum. Muhtemelen bu birkaç gün içerisinde benim bilmediğim bir parazit türü bu ağaca musallat olmuş diye düşündüm.

Ben küçük bir çocukken de devasa bir boyuta sahip olan bu ağacın dedemin gözünde hep özel bir yeri olmuştur. Dedem gençlik yıllarında bir gün bahçede çalışırken bahçe kapısı istikametinden birinin dedemin ismiyle seslendiğini duymuş. Kapının önüne gittiğinde  ihtiyar bir adamın beklediğini görmüş.

Dedem kim olduğunu sorduğunda adam “Ateşler köyünden geliyorum, köy köy dolaşıp tohum satıyorum.” demiş.
Dedem “O köy nerede? Daha önce hiç duymamıştım.” deyince adam parmağıyla güneydeki dağları işaret etmiş.
Dedem ” Adımı nereden biliyorsun?” diye sormuş.

Adam ” Az önce sizin köydeydim. Birkaç kişiye tohum sattım. Ahaliye civarda başka ev olup olmadığını sorunca bana senin adını söyleyip burayı tarif ettiler.” Demiş ve yanında yerde duran çuvalın içerisinden küçük bir testi çıkartıp  “Soğuk suyun var mı? Yol için biraz su doldurayım” demiş.

Dedem” Gel içeride kuyu var” deyince adam yerdeki çuvalını sırtlayıp sanki orayı daha önceden biliyormuş gibi direkt kuyunun olduğu yere doğru yürümüş ve kuyudan su çekip testisine doldurmuş. Elini yüzünü​ yıkayıp kuyunun yanına oturmuş ve derin bir of çektikten sonra ağzının içerisinde kendi kendine “Zaman gelmiş” diye söylenmiş.

Dedem “Anlayamadım. Ne zamanı?” deyince adam “Ahir zaman. Artık hiç insanlık kalmamış. Gün gelecek insanlar birbirlerini yiyip bitirecek” demiş ve “Tohum almak ister misin?” diye sözlerine devam etmiş.
Dedem “Sağolasın, gerek yok” demiş.

Adam “O zaman sana ceviz vereyim. Çok verimli bir cinstir. Para mara istemem, sana hediyem olsun” demiş ve çuvalından bir beze sarılı bir şey çıkarıp “Al bunu. İçerisinde 3 tane ceviz var, bunu bu şekilde bezle birlikte bir çamura göm.” diye sözlerine devam etmiş.

Dedem beze sarılı cevizleri alıp hemen oracıkta, kuyunun yanındaki balçık zemine o şekilde gömmüş.

Adam gidecek çok yolunun olduğunu söyleyip müsade istemiş. Dedem adamı uğurlamak için ona bahçe kapısı​na kadar eşlik etmiş.

Adam giderken dedeme “Dikkat et” demiş.

Dedem ” Neye dikkat edeyim?” Diye seslenmiş ama adam cevap vermemiş ve ardına bile dönüp bakmadan yoluna devam etmiş.

Dedem, davranışlarının ve konuşmalarının anormalliğini de hesaba katarak adamın akıl yoksunu biri olduğu kanaatine varmış ve bahçeye geri dönerek çalışmaya devam etmiş.

Aradan yıllar geçmiş ve o üç ceviz, üç gövdeli büyük bir ağaca dönüşmüş.

Köyde ağaçlarını sulaması için her köylüye, haftanın belirli gün ve saatlerine göre sulama kanalından gelen su paylaştırılırmış. Ağaçlarını sulaması için dedeme yıllar önce bir gün, gece saatlerinde su verilmiş. Zifiri karanlık bir geceymiş. Ağaçların bir kısmını suladıktan sonra gecenin ilerleyen saatlerinde sıra üç gövdeli ceviz ağacına gelmiş. Elindeki gaz lambasını ağacın​ küçük dallarından birine asmış ve o cılız ışık altında elindeki kürekle su yolunu değiştirmek için uğraştığı sırada ağacın üzerinden sanki bozuk radyo frekanslarının sesini andıran bir cızırtı duymuş. Sesin duyulmasıyla birlikte sesin geldiği yerden beyaz bir ışık yayılıp çevresini aydınlatmış. Dedem ışığın ve cızırtının kaynağını görmek için başını yukarı kaldırırken ” İntebih” diye bir kadın sesi yankılanmış. Başını yukarı kaldırdığı sırada ağacın dallarından birine oturmuş saçlarını tarayan ve beyaz bir ışık saçan, beyaz elbiseli genç bir kadın görmüş. Dehşete kapılan dedem bunun şeytani bir varlık olduğunu düşünüp elindeki kürekle kadına vurmak için hamle yapmış fakat daha küreği kaldırır kaldırmaz ışık sönmüş, çızırtı susmuş ve kadın kaybolmuş. Küreğin metal kısmı boş dal üzerine inmiş, sap kısmı ise ağaçta asılı duran gaz lambasına çarpmış. Kırılan gaz lambası ağacın kök kısmına düşüp alev almış. Dedem alevleri söndürmeden koşarak oradan uzaklaşmış. Ertesi sabah gittiğinde ağacın gövde kısımlarının az miktarda yandığını görmüş. Muhtemelen bendinden taşan su, ağacın kök kısmından kaynaklanan alevleri söndürmüş.

Dedem köyün hocasına, o gece duyduğu “intebih” kelimesinin  ne anlama geldiğini sormuş ve “dikkat et” anlamına geldiğini öğrenmiş.

Bu ağacın üç tane gövdesi vardı ve her bir gövde üç dala ayrılıyordu. İşte  bu dallardan birinde hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Kuruyan dalı kesmek için ağaca tırmandım. Yerden yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde bir dalın üzerinde durup kuru dalı kesmeye başladım. Kesilen yerden, ağacın gövdesinde akmakta olan aynı kırmızı sıvı akmaya başladı. Dalın henüz bir kısmı kesmişti ve ben bu olup bitene anlam vermeye çalışıyordum. O sırada arkamdan bir cızırtı duydum. Başımı çevirdiğde tam gözlerimin önünde bir çift sarı göz ve soluk bir kadın yüzü gördüm. Kadın gözlerimin içine bakarak “intebih” dedi. Genç bir kadın yüzüne sahipti ama ses tonu yaşlı bir kadının sesine aitti. O an korkudan dengemi kaybedip sırt üstü yere düştüm ve başımı sertçe yere çarptım. Daha sonra geçmiş yıllarımla ilgili birtakım bölük pörçük rüyalar gördüğümü hatırlıyorum. Gözlerimi açtığımda ağacın altında sırt üstü yatıyordum. Muhtemelen bir ya da iki saat yerde o şekilde yatmışım. Güneş batıdaki tepelerin üzerine iyice yaklaşmıştı. Acaba ağacın üzerinde gördüğüm kadını gerçekten mi görmüştüm? Yoksa sadece ayağım kayıp düştükten sonra yerde baygın yatarken gördüğüm rüyalardan biri miydi bu da? Kalkıp eve doğru yol aldım. Kapıyı çaldığımda eşim açtı, kucağında oğlum vardı. Oğlumu kucaklayıp oturma odasına geçtim. Odada oğlumdan birkaç ay küçük gibi görünen başka bir bebek daha emekliyordu. Oldukça esmer ve zayıf bir bebekti.

Herhalde komşuların biri kısa süreli bakmamız için bize bırakmıştır diye düşündüm ve mutfaktaki eşime ” hayatım bu bebek kimin?” Diye sordum.

Eşim bulunduğum odaya girdi, başımda dikilip endişeli bir ifadeyle bana baktı.

“Ne oldu ? Neden öyle bakıyorsun? Diye sordum.

“Sen iyi misin? Diye karşılık verdi.

“Bilmiyorum. Bugün düşüp başımı yere vurdum” dedim.

Eşim ” insan kendi kızını hiç unutur mu? Dedi.

” Ne yani? Bu çocuk şimdi bizim mi? Dedim.

Nasıl olurdu? Bizim sadece bir çocuğumuz vardı. Belki de ben öyle hatırlıyordum. Belki de başımı çarpmanın etkisiyle kısmen hafizamı kaybetmiştim.

” Adı ne peki?” dedim eşime.

Eşim “onun adı Lahab” dedi.

“Bu nasıl bir isim? Ne anlama geliyor?” Diye sordum.

“Yalın alev anlamına geliyor.” Dedi.

Kafam iyice allak bullak olmuştu, kendimi iyi hissetmiyordum. Biraz hava almak için dışarı çıktım ve kapının önünde durup etrafa baktım. Gökyüzü kızıl bir renge bürünmüştü. Yaklaşık 50 metre ötedeki yaşlı çınar ağacının altında keçiler ve buzağılar otluyordu. Hava kararmadan hayvanları onları ağıla sokmalıyım diye düşünürken eşim kucağında o bebekle dışarı çıktı ve çınar ağacına doğu yürüdü. Aramızda yaklaşık 15 metre mesafe vardı. Bebeğin üzerinde giysileri yoktu ve vücudu siyah, seyrek, ıslak tüylerle kaplıydı. Eşim çocuğu yere bıraktığı an çınar ağacındaki kuşlar çığlık çığlığa bağırarak havalandılar. Keçiler ve buzağılar çıldırmış gibi boynuz darbeleriyle birbirlerine saldırmaya başladılar. Onlar birbirlerini yaralayıp kanlar içerisinde bırakırken ilerideki köy istikametinden çığlıklar yükselmeye başladı. O sırada çocuk elleri ve ayakları üzerinde doğruldu. Dizleri normal bir insana göre ters bir şekilde, geriye doğru bükülüyordu. Çocuk elleri ve ayakları üzerinde koşarak çınar ağacı altına gidip keçilerin ve buzağıların az önce otladığı, şimdi ise birbirlerini parçaladıkları  yeşilliklerde otlamaya başladı. Ben hayretler içerisinde olan biteni izlerken eşim döndü ve bana baktı.

Yüzünde korkunç bir ifadeyle “intebih” diye bağırdı ve ortadan kayboldu. Bir iki saniye sonra birden tam karşımda, sarı gözleri gözlerimin önünde aniden oraya çıktı. Ben korkunun etkisiyle geriye doğru sıçradım ve sırt üstü düşüp başımı sertçe yere çarptım. Gözümü açtığımda ceviz ağacının altında sırt üstü yatıyordum. Ayağa kalktım. Kuru dal az bir kısmı kesilmiş vaziyette duruyordu. Hava kararmak üzereydi. Yerden testereyi alıp eve doğru ilerledim. Kapıyı çaldığımda eşim açtı, kucağında oğlum vardı. Oğlumu kucaklayıp oturma odasına geçtim. Endişeli gözlerle etrafa baktım, herşey normaldi. Birlikte akşam yemeği yerken eşim çok mutlu görünüyordu.
Gülümseyerek “sana çok güzel bir haberim var ” dedi.

“Ne?” Dedim.

“Hamileyim” dedi.

Kötülüğün Doğuşu 2. Bölüm

Gündüz yaşadığım o garip olaydan mıdır yoksa Karabaş’ın durmaksızın devam eden o uğursuz havlayışından mıdır bilmem, beni o gece hiç uyku tutmadı. Yatakta huzursuzca dönüp dururken, tüm bu olanların korkunç bir tesadüf olup olamayacağını düşünüyordum. Belki de tesadüf değildi.

Bir görüş elektronların hazıfazaları olduğunu ve sürekli sıçrayıp durdukları atomlar arasında bilgi alışverişine sebep olduklarını​ savunur. Bu görüş telepatiyi, altıncı hissi ve uzun süre aynı ortamda bulunan insanların aynı anda aynı şeyleri düşünmesini; aynı anda iki farklı yerde olabilme özelliğine de sahip bu atom altı parçacıkların davranışlarına bağlar. Buna göre insanlar konuşmadan düşünceleri gibi korkularını da bazen istemsiz olarak birbirleriyle paylaşabilir. Belki de durum sadece bundan ibaretti.

Karabaş’ın acı çeker gibi uzun uzun havlayışları sinirlerimi geriyor ve sağlıklı düşünmeme engel oluyordu. 10 yıldır bu toprakların bekçiliğini yapan kangal melezi sadık dostumun daha önce böyle bir davranışına şahit olmamak, bir ara onun kuduz olduğunu bile düşünmeme neden oldu. Her ihtimale karşı yarı otomatik av tüfeğimle dışarı çıktım. Gökyüzünde ay görünmüyordu. Sadece gece kuşlarının ürpertici çığlıkları ve Karabaş’ın gece boyunca havlamaktan kısılmış sesi o iç bunaltıcı zifiri karanlığı deliyordu. Karabaş’ın yanına gidip el fenerini ona tuttuğumda kulaklarını batıdaki kayısı bahçesine dikmiş vaziyette dikkat kesilmişti. O yönden gelen ve benim duyamadığım frekansta birtakım seslerin onu oldukça huzursuz ettiği çok belliydi. O yön yaban domuzlarının talan etmek için bahçemize giriş yaptığı istikameti. Bahçenin arkasındaki sık koruluklu derede gündüz saklanıp gece ise tam o noktadan bahçeye giriş yaparlardı. Yine yaban domuzlarının geldiğini düşünerek tasmasındaki halkadan, zincirinin çengelini çıkarır çıkarmaz Karabaş adeta şimşek gibi bir hızla kayısı bahçesine doğru koşarak karanlığın içinde kayboldu. Az sonra havlaması daha da hararetlendi ve sonra Karabaş’ın acı haykırışlarını duydum. Yanlışlıkla onu vurmamak için o yöne, havaya doğru ateş ederek ilerleken acı içinde inleyerek yanıma geldi. O etrafımda dolanarak yine o yöne doğru havlamaya devam ederken karanlığa doğru birkaç el daha ateş ettim ve sonra eve döndük.

Sabah, devasa kavak ağaçlarının arasında kükreyen şiddetli rüzgarın çatımızın üzerine kopararak fırlattığı küçük ağaç dallarının sesiyle uyandım. İnanılmaz derecede başım ağrıyordu. Kapının önüne çıktığımda daha ağır bir nesnenin çatıya düşüp yuvarlanma sesini duydum ve nesne yukarıdan önüme düştüğünde onun kesik bir köpek başı olduğunu gördüm. Bedenini görebilmek için etrafa bakınırken evin önünde ve çevresinde başka köpek başlarının daha olduğunu farkettim. Topladığım dört tane köpek başını eski bir çuvala koyup bahçenin ilerisindeki dere kenarına attım. Bunu yapan şeyin ne olabileceğini düşünerek çevrede bedenlerini aradım fakat hiçbir şey bulamadım. Evin arkasına ilerlediğimde duvar kenarına uzanmış ve oldukça bitkin görünen Karabaş’ın göğsünde yaklaşık 20 cm uzunluğunda derin bir kesik yarasının olduğunu gördüm. Bu ya çok keskin bir alet yarasıydı ya da dün gece karanlıktaki o şey her neyse, bu boyutta bir yaralanmaya sebep olacak kadar keskin pençelere sahipti. Karabaş diğer köpeklerin aksine başı hala gövdesinin üzerinde olduğu için şanslı olmalıydı.

Çok geçmeden evin yanındaki yolda bir traktör sesi duydum. Gelen köy muhtarıydı. Bana dün gece garip şeyler görüp görmediğimi sormak için gelmiş. Muhtarın anlattığına göre dün gece bu bölgenin farklı yerlerinde de vahşi hayvan saldırıları gerçekleşmiş.

Bize birkaç km ötede, başka bir köy sınırları içerisinde kalan bir yerde; bir adam evinin önünde siyah tüylü, oldukça keskin dişleri ve pençeleri olan bir yaratık vurmuş. Adam ve kardeşi, yerde cansız yatan yaratığı incelemek için yanına gittikleri sırada aniden canlanıp kardeşlerden birine saldırmış. Keskin pençeleriyle zavallı adamın karnını her kazışında bağırsakları bedeninin dışına daha çok saçılıyormuş. Diğer kardeş av tüfeğiyle bir kaç el ateş ettikten sonra yaratık kaçarak karanlıkta kaybolmuş. Olaya şahit olanlar bu hayvanın daha önce görmedikleri bir tür olduğu konusunda hem fikirmiş.

Akşam saat 22:00 sıralarında dışarı çıktığımda üzüm bağı tarafından birtakım sesler duydum. İçerisinde matkap ucunu andıran, yaban domuzları için tasarlanmış​ bir mermi çekirdeği bulunan fişekleri tüfeğe doldurup sürünerek sessizce sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Oraya yaklaştığımda göremediğim birşey, ay ışığının aydınlattığı gri renkli bağ bitkilerini sağa sola savuruyordu. Ne kadar tehlikeli olduğunu bilmeme rağmen içimdeki merak duygusunu yenemiyordum. Birden sesler kesildi ve birkaç dakika boyunca ne bir ses duydum ne de bir hareketlilik gördüm ama o şeyin az ileride karşımda olduğundan emin olduğum için beklemeye devam ettim. Sonra arkamdan birden ortaya çıkan ve yavaş yavaş bana doğru yaklaşan bir ses duydum. Yaklaşan şeyin beni fark etmemesi için hareket etmeden bir bağ bitkisi altında durdum. Siyah bir şey yavaşça yanımdan geçip az ileride, karşımda durdu. Bir insan boyutunda olan bu şeyin bedeni maymun bedenini, başı ise kurt başını andırıyordu. Havayı koklayarak alev gibi parlayan gözleriyle etrafa bakınıyordu. Muhtemelen kokumu farketmişti fakat beni hala göremiyordu. Artık beni bulması an meselesi olduğu için yavaşça tüfeğin namlusunu ona doğrulttum. Altında saklandığım bağ bitkisine yaklaşık bir metre mesafeye kadar yaklaşmıştı. Arasından yapışkan salyalar akan keskin dişlerinin göründüğü ağzından hırıltılı sesler ve böğürtüler çıkarıyordu. Tam o iğrenç başını bana doğru uzattığı anda tetiği çektim. Tüfek ateş alır almaz yaratık geriye doğru hamle yapıp birkaç metre ötede yere düştü. Karşı istikametten üç yaratık daha koşarak gelip kanlar içerisinde bağırarak yerde çırpınan yaratığı parçalamaya başladılar. Her biri bir parçasını sürükleyerek karanlığın içerisinde kayboldular.

Ertesi gün öğlen saatlerinde köye gittiğimde bu tür saldırılarla birlikte kayıp olaylarının da yaşanmaya başladığını öğrendim. Toplamda 37 kişiden haber alınamıyormuş.

Köy meydanından geçerken dehşete kapılmıştım. Köylüler öldürdükleri bu yaratıkların başlarını, tekrar canlanmaları tehlikesine karşı keserek gövdelerinden ayırmıştı. Kimileri bu başları köy meydanında sergiliyordu, kimileri de bir marifet göstergesi olarak bu yaratıklara ait başsız bedenleri traktörlere bağlayıp köyün yollarında sürüklüyordu. Herkes bu yaratıkları, köye gelmek için yola çıkan habercilere göstermek için sabırsızlanıyordu.
Söylenenlere göre tüm köy halkı gibi soruşturmaları yürütmeleri ve tedbir almaları için görevlendirilen güvenlik güçleri de şiddetli baş ağrılarından yakınıyormuş.

Dedemleri ziyaret ettikten sonra eve geri döndüm. Akşam tekrar geleceklerini tahmin ettiğim bu yaratıklara karşı tedbir amaçlı olarak; dereden bahçemize çıkan ve sadece yaban domuzlarının kullandığı patikayla birleşen bahçe çitlerindeki bir oyuğu sağlamlaştırırmaya çalışırken; dere içerisindeki çalıların arasından, göremediğim bir şeyin bana doğru hızla yaklaştığını fark ettim. Hemen yan tarafımdaki ağaç gövdesine dayamış olduğum tüfeği alıp kıpırdayan çalılara nişan aldım. Parmağım tetiğin üzerinde beklerken çalıların arasından köyün hocası Ahmet çıktı. Dehşeti yaşamışcasına korkmuş yüz ifadesine, çamurlu ve yırtık kıyafetlerine bakarak onun yaratıklardan kaçtığını düşündüm ve “Ne oldu? Yaratıklar nerede? diye sordum.

Ahmet “Yaratık değil” dedi.

“O zaman neyden kaçıyorsun?” diye sordum.

Ahmet “Onlar yaratık değil” diye yanıt verdi.

Onu yakasından tutup silkeleyerek “Ne diyorsun? Doğru düzgün anlatsana” dedim.

Ahmet bitkin bir halde yere oturup sırtını, altında durduğumuz kayısı ağacının gövdesine yasladı ve anlatmaya başladı.

Anlattığına göre güvenlik güçleri öğleden sonra çalışmalarını köyün dışarısındaki derenin vadi yamacında bulunan ve ne kadar derine indiğini kimsenin bilmediği küçük mağaralar üzerinde yoğunlaştırdıkarında, köylüler o bölgeden silah sesleri duymuş. Oraya vardıklarında vadi kenarında bu kişilere ait cansız bedenlerle karşılaşmışlar. Bu olayın hemen ardından 12 kişilik bir tim ve yeni soruşturma ekipleri, daha önceden yola çıkan habercilerle birlikte köye giriş yaptıkları esnada gördükleri şey karşısında dehşete düşmüşler. Köy meydanına dizilmiş olan, daha önceki ekipler tarafından aranan kayıp köylülere ait kesik başları ve traktörler arkasına bağlanıp yerde sürüklenen başsız insan cesetlerini görünce kimileri çığlıklar atmış, kimileri ise kusarak baygınlık geçirmiş. Olup bitene anlam veremeyen köylülerin büyük bir kısmını gözaltına almışlar. Ahmet de kaçarak saklanacak bir yer bulmak için buraya kadar gelmiş.

Bunları duyunca hemen telefonumu çıkartıp bahçe içerisinde sinyalin iyi olduğu bir yer bulup internete girdim. Arama motoruna bizim köyün ismini yazınca çıkan yeni yayınlanmış haberlerde; kayıp olaylarının ve yaratık söylentilerinin olduğu köye gelen araştırma ekiplerinin de aynı köy halkı gibi yaratık halüsinasyonları görerek birbirlerini korkunç şekillerde katlettikleri yazıyordu. Çevre köylerde ve ilçelerde de yaşanan, bu türden sanrılar görerek cinnet geçirme olayı haberlerini de görünce aklıma yıllar önce tohum satıcısının dedeme “gün gelecek insanlar birbirlerini yiyecek” diye bahsettiği ahir zaman geldi. Sonra ceviz ağacından düştükten sonra gördüğüm, birbirlerini parçalayan keçiler ve buzağıları da hatırlayınca tüm bu kötülüğün üç gövdeli o lanetli ceviz ağacından kaynaklandığını ve bir şok dalgası gibi merkezinden çevresine yayıldığını düşünmeye başladım. O an aklıma bir gün önce evin etrafından topladığım kesik köpek başlarını içerisine koyduğum çuval geldi. Eğer durum böyleyse o çuvalın içerisindekiler neydi? Peki ya dün gece ateş ettiğim o şeyler…?

Kötülüğün Doğuşu 3. Bölüm

Canavarca şeyler yapmış olabileceğimin yarattığı suçluluk duygusu, göğüs boşluğumu doldurdukça doldurdu ve sanki karanlık bir denizin ortasında ezilircesine, nefes almakta zorlandım.

Var gücümle koşarak dere kenarına atmış​ olduğum çuvalı aramaya başladım. Bir çalının yanında duran, alt kısmından kanlar süzülmüş olan çuvalın düğümünü, titreyen ellerimle güçlükle açtığımda, tam da korktuğum gibi kesik insan başlarıyla karşılaştım.

O anda Ahmet bana ileriden “Ne yapıyorsun? O ne?” diye seslendi.

Ben de “Hiçbir şey” diyerek çuvalı, ağzını tekrar bağlayarak olduğu yerde bıraktım.

Akşama doğru Ahmet’le birlikte tedbir amaçlı evin pencerelerini tahtalar çakarak kapatmaya çalışırken köyden gelen silah seslerini duyduğumda, köye yeni gelen güvenlik güçlerinin ve habercilerin de diğerleriyle aynı akıbeti yaşadığından hiçbir şüphem yoktu. Olan bitenden haberi olmayan eşim, kuyudan akan suyun kırmızı renkli olduğunu söyleyince, gövdesinden kırmızı sıvı süzülen ceviz ağacıyla bir bağlantısı olduğunu düşündüm. Tohum satıcısının​ bahçeye geldiğinde sanki daha önceden biliyormuş gibi direkt olarak kuyunun yanına gitmesini de hatırlayınca şüphelerim iyice artmıştı. Kuyunun içerisindeki suyu boşaltmak için su motorunu çalıştırdım ve yaklaşık 5 saat boyunca, dışarıdan duyulan hırıltılara ve tıkırtılara kulaklarımızı tıkıyarak, ışıklarını söndürüp kapısını kilitlediğimiz evden dışarı çıkmadık. Saat gece yarısına yaklaşırken Ahmet’le birlikte dışarı çıktığımızda kuyudaki su iyice azalmıştı. Eşime dışarıda ne olursa olsun kapıyı asla açmamasını, Ahmet’e de tüfeğimi verip evin çevresine hiçbir şeyi yaklaştırmamasını ve kuyunun başından ayrılmamasını söyledim. Bir halat alarak merdivenle, önce su kuyusu yanındaki 6 metrelik motor kuyusuna indim ve sonra motor kuyusuyla 12 metrelik su kuyusu arasında daha önceden açtığımız 3 metrelik tünelden geçip el fenerini su kuyusuna tuttuğumda suyun boşalmış olduğunu gördüm. Bir ucunu motor kuyusundaki demir merdivene bağladığım halatla yavaşça su kuyusuna indim. Kuyu tabanında bulunan ve kuyunun daha fazla su toplaması için birbirinden farklı yönlerde kazılmış olan 5 metre uzunluğundaki 3 tüneli de kontrol ettim. Tünellerden birinin sonunda gördüğüm, arasından kırmızı sıvı süzülen ve kuyunun genelindekilere göre farklı taşlarla örülmüş duvarı kırmak için Ahmet’e seslenip kuyuya bir balyoz atmasını söyledim. Balyozla çok da zorlanmadan kırdığım duvarın arkasında, üzerinden çamurlar süzülen ve yukarı doğru çıkan taş merdiven​ basamaklarını görünce şüphelerimde haklı olduğumu anladım. Yukarı çıktığım merdivenlerin sonunda, duvarlarında kurt başı kabartmalarının olduğu ve tavanından ağaç köklerinin sarktığı büyük bir odaya ulaştım. Odanın sonuna doğu ilerlediğimde musalla taşına benzer bir yapı üzerinde yatan, tavandan sarkan ağaç köklerinin sarıp sarmaladığı genç ve çıplak bir kadın cesedi gördüm. Üzerinden kırmızı sıvı süzülen ağaç köklerinin, sanki yeni ölmüş gibi görünen bu kadının derisini delip bir damar yapısı gibi teninin altına yayıldığını görünce bu köklerin ceviz ağacına ait olduğuna dair hiçbir şüphem kalmamıştı. Bu kadın cesedi muhtemelen pagan kültürlere ait bir kurban töreninde şeytana sunulmuş bir kişiye aitti ve ceviz ağacı üzerinde görünen kadın hayaleti de bu kadındı. Dedeme ve bana “Dikkat et” diyerek dikkatimizi kuyuya çekmeye çalışıyordu ve ruhunun huzura ermesi için bizden laneti sona erdirmemizi istiyordu. Bir yardım çağrısı ya da bir işaret fişeği olarak kullandığı kırmızı sıvı da amacına ulaşmış ve dikkatimi çekerek onu bulmamı sağlamıştı. Büyük ihtimalle kötülüğün kaynağı olan ceviz ağacı cehennemle dünya arasında bir geçit sağlıyordu ve bu ağaç, kurban edilen bu kadının ölü bedeninden besleniyordu. Bu durumda da eğer kadının derisine giren kılcal kökleri kesersem ağaç beslenemeyip kuruyacak ve tüm bu kötülüğe bir son verecektim. Cebimden çıkardığım bıçağımla kökleri kesmeye başladım. Kesilen köklerden akan kırmızı sıvı ceset üzerine akıp onu tamamen kırmızıya boyuyordu. Son kökü de kestikten sonra birden kadının derin bir soluk aldığını duydum ve dehşete kapıldım. Nefes almaya başlayan kadının​ yavaşça gözlerini açıp yattığı sunağın üzerinde doğrulduğunu görünce korkudan olduğum yere yığılıp kaldım.

Genç bir görünüme sahip bu kadın, yaşlı bir kadına ait gibi bir ses tonuyla ” Beni binlerce yıllık esaretimden kurtardığın için cehennemde ödüllendirileceksin. Artık yeni hayatımda senin soyundan bir bedende yaşayacağım ve dünyaya kötülük hakim olacak. Yakında doğacak olan bedenime iyi bak, ona dikkat et” dedi ve vücudu bir kül gibi dağılıp havaya karıştı.

Yukarı çıktığımda Ahmet aşağıda neler olduğunu sorunca ona, yapabileceğim en büyük hatayı yaptığımı söyledim.

Ben umutsuzca ilerideki köyden yükselen alevlerin aydınlattığı gökyüzünü izlerken Ahmet “Ne oldu?” dedi.

Ben de”Kötülük​ serbest kaldı.” diye cevap verdim.

 secmehikayeler.com  Genesis

korku hikayeleri, korkunç hikaye, korku hikayesi, çok korkunç hikaye, dehşet hikayeleri, fantastik hikayeler, fantastik hikaye, gerilim hikayesi, gerilim hikayeleri, korku hikayesi arşivi, korku hikayeleri arşivi, hikaye arşivi, hikaye sitesi, hikaye okuma sitesi, 

Bir yorum ekleyin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir