Hikayelerle “Yeryüzü Ayetleri” 4. Bölüm


Hikayelerle “Yeryüzü Ayetleri” 4. Bölüm

“Korunmuş Tavan”

“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık.”
Enbiya Sûresi, 30. ayet

Hikaye. Yaratıldığım gün, iki refakatçi melek, beni Güneş Sistemi’ndeki tüm gezegenleri rahatlıkla görebileceğim bir yere götürselerdi; götürselerdi ve:

“Bak işte bunlar gezegen. Sen bu gezegenlerden birinde yaşayacaksın ama hangisinde yaşayacağına kendin karar vereceksin. Haydi bakalım seç birini!” deselerdi durur; bir süre uzayın karanlık denizinde yüzen gezegenlere bakardım. Her birini tek tek süzdükten sonra da:

“Şu mavi olanı seçtim!” derdim. Hikaye.

“Belki şuradaki kadar büyük değil, belki oradaki gibi etrafında halkalar da yok, ama nedense içim bir  tek ona ısındı. Diğerleri taş gibi, kaya gibi, ateş gibi cansız duruyorlar. Oysa şu maviş olanda kıpır kıpır bir şeyler var. Pek bi ferah, pek bi sevimli sanır-sın canlı!

Dikkat ettim de, üzerindeki şu mavilik hareket ediyor. O beyaz beyaz lekeler yüzüyor ya da, uçuyor sanki…”

Melekler herhalde bana şöyle derlerdi: Çocuk Hikayeleri

“O seçtiğin gezegenin adı Dünyadır. Bu Güneş Sistemi’nde hatta bu galakside, Allah’ın senin için yarattığı yegane yuva orasıdır. Çünkü sadece onun üzerinde tam yedi ayrı kattan oluşan korunmuş bir tavan vardır!”

“Vay be! Üzeri korunmuş bir tavan ile kaplı demek! O yüzden mi böyle mavi?”

“Evet ya! O yüzden böyle mavi.”

“Adı ne demiştiniz?”

“Dünya.” https://hikayelerimizden.com/

Dünyayı çepeçevre kuşatan bu mavi gök kubbe, yani atmosfer tabakası sadece onu, Güneş Sistemi’ndeki öteki gezegenlerden daha güzel ve alımlı yapmakla kalmaz, yeryüzünde, kelebeklerden fillere, mantarlardan sekoya ağaçlarına kadar; tek hücreli, çok hücreli, omurgalı omurgasız, yumurtadan çıkan, annesinden doğan, uçan, yüzen, koşan, ne kadar canlı varsa, hepsinin rahatça yaşayabileceği güvenli bir yuva olmasını sağlar.

Mavi Bir Battaniye

Uzay Boşluğu ile aramızdaki atmosfer tabakası her şeyden önce bizi uzayın o akıl almaz eksi 270 derecelik soğuğundan korur.

Hemen başımızın ucundaki Ay’ın atmosferi çok çok incedir. Hani neredeyse yok gibidir. Bu yüzden Ay yüzeyi, geceleri biraz serin olur! Yaklaşık, eksi 150 derece kadar serin! Üzerinizde “astronot gocuğu” yoksa, biraz üşüyebilirsiniz!

Fakat merak etmeyin, bu korkunç soğuk, sadece geceleri hüküm sürer… Gündüz olup güneş doğduğunda, hava bir güzel ısınır! Ortalama artı 100 derece falan olur. Bu da bildiğiniz gibi suyun kaynama derecesidir.

Aman ne güzel! Öğle vakti Ay’da çay demlemek isterseniz, ocağı yakmanıza hiç gerek kalmaz! Siz yeter ki, suyu demliğin içinde tutmayı becerin! https://hikayelerimizden.com/

Üzerimize mavi bir pelerin gibi sarılmış olan atmosferin, ne büyük bir nimet olduğu, öyle çok çok uzaklara değil, bize en yakın gök cismi olan Ay’a bakınca, nasıl ortaya çıkıyor değil mi?

“Taş Düşebilir”

Ayı çıkmaz, zor ihtimal ama, “Taş düşebilir!” Güneş Sistemi’nde trilyonlarca irili ufaklı göktaşının dolaştığını düşünürseniz, pekâlâ az sonra başınıza bir taş düşebilir! Hem de atmosfere, saniyede 40 kilometre hızla giren bir taş! Ancak uzaydan gelen bu gök taşları atmosfere girer girmez sürtünmenin etkisiyle yanmaya başlar ve daha yere ulaşmadan kül olur gider. Bilim adamları her yıl bu şekilde onbinlerce meteorun kimsenin başına gözüne çarpmadan, yanıp kül olduğunu söylüyorlar..

Peki bu küller ne olur? Şu yeryüzünde hiçbir şey israf edilmediğine göre, ne olur bu küllere?

Kül olan gök taşları atmosferde birer yoğunlaşma çekirdeğine dönüştürülür ve üzerimize o şekilde düşer. Yani yağmur olarak, kar tanesi olarak…

Şimdi yine atmosfer bakımından pek nasibi olmayan Ay’a bakalım. Hikaye

Ay yüzeyi neden böyle delik deşiktir? Ay’a isabet eden gök taşları, Ay’ın incecik atmosferinde sürtüne sürtüne alev almadıkları, alev alıp küle dönmedikleri için, doğrudan Ay’a toslarlar da ondan!

İşte size atmosferin koruyucu özelliklerinden biri daha.

Sihirli Perdeler

Gezegenimize ışık Güneş’ten gelir. Güneş ile aramızda şu kadar milyon kilometre uzay boşluğu ile atmosfer tabakası vardır. Atmosfer, ışığı geçirebilen bir şekilde yaratılmıştır.

Ancak Güneş’ten gelen her ışın, gözümüze nur, gündüzümüze aydınlık olmaz. Bazı ışın türleri zararlıdır. Atmosferin yapısı bu zararlı ışınların neredeyse tamamını tutar ve yutarak aşağıya geçirmez!

Fakat bu iş, öyle basit bir tül perde hikayesi değildir.

Mesela atmosferin üst tabakaları arasına yerleştirilmiş Ozon Tabakası’nın, zararlı ışıkları tutma görevinde, ağızları açık bırakacak acayiplikte bir yapısı vardır..

“Korunmuş tavan”ın en esrarengiz özelliklerinden birini daha öğrenmeye hazır mısınız? Yoksa “Ozon Tabakası” denildiğinde, “Haaa evet! Bilmez miyim canım! Delik olan değil mi? Ya ben hep söylüyorum, kullanmayın şu deodorantları…” demek size yeter mi?

Hiç sanmıyorum! Hikaye

O3

Hayır çok bilmişler, yanlış yazmadım! O2 değil, O3  yazmam gerekiyordu ben de O3 yazdım.

Nefes alıp verirken içimize çektiğimiz havadaki oksijen gazı, 2 oksijen atomundan oluşur ve O2 şeklinde yazılır. Ozon tabakasına adını veren OZON gazı ise, 3 oksijenden oluşur ve O3 olarak yazılır. Ve bu tek atomluk fark, O2 ’yi canlılar için vazgeçilmez bir hayat kaynağı yaparken, O3 ’ü son derece zehirli bir gaz haline getirir.

Yeryüzünden 20-50 kilometre yukarıda, atmosferin en üst tabakaları arasına sıkıştırılmış bu 20 kilometre kalınlığındaki ozon gazı tabakası, nefes alıp vermek için yaratılmadığı apaçık ortada olduğuna göre, acaba tam olarak ne işe yaramaktadır?

Işın Savaşları

Güneşten gelen ışınların hepsi faydalı ve zararsız değildir.

Güneş ışınlarının hiçbir engelleme ile karşılaşmadan yeryüzüne ulaşması durumunda, gezip tozmak için, “inşallah yarın hava kapalı olur” diye dua ederdik herhalde… Bu işin şakası, yeryüzünde hayat mayat olmazdı. Her şey yanar kavrulur küle dönerdi…

İşte o zehirli ozon gazı tabakası, Güneş’ten gelen ve adına UV-B ve UV-C¹ adı verilen ışınlarını yeryüzüne inmeye kalkmadan tutar yakalar. UV-B ışınları, ozon moleküllerini parçalar ve ozon gazını yer bitirir. Ama bu sırada, kendisi de zayıflar ve atmosfer tarafından emilerek yok edilir.

Peki, yukarıda işler böyle yürüyorsa, ozon tabakasının çoktaaaaaaaan tükenip gitmesi gerekmez miydi?

Gerekirdi elbette ama Güneş’ten gelen bir başka zararlı ışın olan UV-C, ozon ile birlikte oksijen moleküllerini de parçalar. Böylece ortaya taze ozon moleküllerinin (O3) yapılmasında kullanılan oksijen molekülleri (O2) ve onlarla birleşmeye hazır oksijen (O) atomları çıkar. Bu ortamda da bol miktarda yeni ozon gazı üretilir. Hikaye

Üstelik bu işler sırasında, UV-C ışınlarının zararları da yok edilir.

Yani bu ışın savaşında, ozon bir yandan tüketilir, bir yandan üretilir. Ve her iki durumda da zararlı UV (Ultraviole ya da morötesi) ışınları yok edilir!

Bu işin neticesi de bize, pırıl pırıl ve zararsız bir güneş ışığı olarak yansır!

İşte, sistem diye ben buna derim!

Ozon gazının atmosferdeki oranı da son derece hassas bir şekilde ayarlanmıştır. Eğer şimdikinden daha az olsaydı, zararlı ışınları engelleyemeyecekti, bunu anladık. Peki daha fazla olsaydı ne olacaktı?

Ozon gazı şimdikinden daha fazla olsaydı, insan nesli, çarpık bacaklı, cılız kemikli, bodur boylu ve son derece sağlıksız olacaktı. Hikaye

Çünkü bebeklerin ve çocukların özellikle kemik gelişimleri için güneşten gelen UV ışınlarının bir kısmına ihtiyacı vardır. Ama sadece bir kısmına, hepsine değil! Ve atmosferdeki ozon miktarı, işte o bir kısmını geçirip, kalanını geçirmeyecek ölçüde ayarlanmıştır!

Ekvator Ve Kutuplar

Ozon tabakasının kalınlığı dünyanın her yerinde eşit miktarda değildir. Güneş ışınlarının dik olarak vurduğu Ekvator bölgesinde ince, kutuplarda ise kalındır!

Şaşırdınız değil mi? Yanlış yazdığımı falan düşündünüz! Ama hayır, ilk anda tam tersi olması gerekiyormuş gibi gelse de, doğrusu böyledir.

Ve bu gökyüzünün yaratılışındaki olağanüstü dengenin bir sonucudur.

Ekvatora dik gelen güneş ışınları sayesinde bu bölgede taze ozon üretimi çok fazladır. (Ozon gazının nasıl yeniden üretildiğini hatırlayın.)

Bu bölgedeki tabaka ince de olsa, sürekli yenilendiği için aşağıda yaşayanlar için bir tehlike söz konusu olmaz. Hikaye

Kutuplara ise güneş ışığı eğik olarak vurur. Bu yüzden daha az ozon üretilir. Ancak atmosferde sürekli esen rüzgârlar ve büyük hava akımları, Ekvatorda üretilen ozonu, kutup bölgelerine taşır.

Yani kutuplar takviye edilir. Az ozon üretilir ama tabaka kalındır. Böylece müthiş denge korunmuş olur. Tabii bu, kirletilmemiş bir atmosfer için geçerlidir.

Ozon Tabakası İçin “Delindi” Diyorlar

Aslında ozon tabakasının delinmesi diye bir şey söz konusu değil. Bu bir incelmedir! İncelen ozon tabakası da Güneş’ten gelen UV ışınlarını yeteri miktarda süzememektedir.

Denizleri, gölleri, akarsuları, ormanları, yemyeşil vadileri, bereketli ovaları kirletmeyi beceren insanoğlu, sonunda gökyüzünü de kirletmeyi becerdi. Bir şeyler üretirken, “Çevreye zararı var mı? Bu dünya bizim babamızın malı değil. Allah’ın yarattığı bu yeryüzüne canımız istediğini yapamayız. Aman kaş yapayım derken göz çıkarmayalım!” diye düşünmedikleri için, sonunda, insanoğlunun her şeyi karıştıran “bulaşık eli”, göklerin nazlı yüzüne de dokundu.

Yığınla ıvır zıvırı üretmek uğruna fabrika bacalarından, ordan burdan çıkıp soluduğumuz havaya karışan zehirli gazlar, ozon tabakasına zarar vermeye başladı.

Eğer bu saçmalığı bir an önce kesmezsek, oturma odasında kibritle oynayan bir çocuk gibi, kendi evimizi, kendi ellerimizle yakacağız.

Tabii ev yanarken, içinde biz de olacağız…

Çünkü başka ev, yok! Hikaye

¹ Bu ışınlara, ULTRAVİOLE ya da MOR ÖTESİ adı verilir. Kısa dalgalı ve uzun dalgalı diye iki değişik türü vardır. UV-B kısa dalgalı olandır.

Hikaye, öykü, Çocuk Hikayeleri, Dini Hikayeler, Çocuklar İçin Dini Hikayeler, Çocuklara Hikayeler, Hikaye Oku, Hikaye Arşivleri, Hikaye Siteleri, Hikayeler,

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir